407 sonuç

Tümünü Listeye Ekle
Any development in the technological field can lead to changes in the standard of living and habits of individuals. These changes can sometimes have both negative and positive consequences. As a result of this transformation in the technological field, the need to reevaluate the concepts of habit and addiction has arisen. The concept of place attachment and time has disappeared for the display of gambling behavior, and it has become more accessible with electronic luck/betting platforms and the mobile applications that are part of these platforms. This study aims to examine the impact of this more accessible state on gambling/betting behavior. The research examined the relationship between electronic chance/betting platforms and the social media sharing of these platforms and gambling/betting behavior that has emerged as a result of technological developments. In addition, the study calculated the percentage of gambling-addicted individuals within the borders of Istanbul province in the sample size. While determining the sample for the study, a non-probability quota sampling was chosen. The scale was applied to 106 participants. The study itself has some limitations. The study includes individuals who reside in Istanbul, have an account(s) on social media, and have gambled/betted in the past 12 months. The applied scale consists of eight parts. Based on the information obtained, the percentage of gambling addicts in Istanbul was determined to be 11.3%. In addition, a significant relationship was found between following the social media accounts of electronic chance/betting games platforms by those who play betting/chance games and their level of gambling addiction. No association was found between gender, income level, and education level and gambling addiction. All data were analyzed using SPSS 22 software. All scale results are included in the research section.
T Objective: The purpose of this study was to obtain preliminary normative data for children who stutter (CWS) and children who do not stutter (CWNS) for the Turkish form of the KiddyCAT, and to determine whether differences in communication attitude exist among CWS and CWNS. Material and Methods: Following the translation process of the original English version into Turkish, the Communication Attitude Test for Preschool and Kindergarten Children Who Stutter (KiddyCAT-TR) was administered to 53 Turkish preschool CWNS and 55 who stutter CWS. The KiddyCAT-TR scores were evaluated to determine whether the CWS differ by chronological age, younger age versus older age groups and gender. Results: The Cronbach’s alpha coefficient was obtained 0.72 for the CWS. The effect size found very high (d=1.14). The test-retest reliability coefficient was determined as 0.99. Group comparisons showed significantly higher mean scores for CWS compared to CWNS. Gender did not affect the test results. Conclusion: CWS develop a negative attitude towards their own communication from a very early age, which increases as they grow older. The results showed that the Turkish version of the KiddyCAT has high internal consistency and test-retest reliability and is a solid differential diagnostic tool to gauge the speech-related attitude among Turkishspeaking preschoolers.
Objectives: This study aimed to evaluate the ability of 18fluorine-fluorodeoxyglucose (18F-FDG) positron emission tomography/computed tomography (PET/CT) radiomic features combined with machine learning methods to distinguish between benign and malignant solitary pulmonary nodules (SPN). Methods: Data of 48 patients with SPN detected on18F-FDG PET/CT scan were evaluated retrospectively. The texture feature extraction from PET/ CT images was performed using an open-source application (LIFEx). Deep learning and classical machine learning algorithms were used to build the models. Final diagnosis was confirmed by pathology and follow-up was accepted as the reference. The performances of the models were assessed by the following metrics: Sensitivity, specificity, accuracy, and area under the receiver operator characteristic curve (AUC). Results: The predictive models provided reasonable performance for the differential diagnosis of SPNs (AUCs ~0.81). The accuracy and AUC of the radiomic models were similar to the visual interpretation. However, when compared to the conventional evaluation, the sensitivity of the deep learning model (88% vs. 83%) and specificity of the classic learning model were higher (86% vs. 79%). Conclusion: Machine learning based on 18F-FDG PET/CT texture features can contribute to the conventional evaluation to distinguish between benign and malignant lung nodules
Objective:This study evaluated the psychological effects of the COVID-19 pandemic on healthcare workers (HCWs) and determined several risk factors.. Methods: An online cross-sectional survey was administered to 244 HCWs recruited via the Google Docs platform. The 36-item questionnaire comprised three domains: demographic details, the Perceived Stress Scale-10 (PSS-10), and the Perceived Vulnerability to Disease Questionnaire (PVDQ).Multiple linear regression analysis was used to determine the risk factors for adverse psychological responses. Results:Overall, 244 HCWs aged between 20 and 60 years old participated in the survey and the mean scores for perceived stress (PS), perceived infectability (PI), and germ aversion (GA) were 20.15, 28.83 and 47.78, respectively. Additionally, they were positively associated with gender. Females’ score on PS (p=0.001), PI (p=0.017), and GA were also significantly higher than men (p=0.001).Scores on PSS-10 showed a significant difference between age groups (p=0.010) in contrast to GA (p=0.515) or PI (p=0.346).The regression model showed that the PI scores were higher among men (B=3.145) than among women (p=0.019).The analysis showed significant effects working during COVID-19 on PI scores (B=3.101; p=0.006).Furthermore, GA was also significantly related to worsening of the COVID-19 pandemic (B=2.73; p=0.004) and was higher among females (B=4.622; p<0.001). Conclusion:According to the results of the study, gender, age, professional experience and knowledge, and working during a pandemic were important factors for PS and PVD. Additionally, supporting the mental health for HCWs obtaining adequate support and taking precautions are essential.
Dijital dönüşüm ve değişimin etkisi ile yeniden şekil alan reklamcılık anlayışı ve bu çerçevede değişim süreçleri içerisinde yer alan markaların ve ürün ya da hizmetlerin yoğun rekabet koşulları içerisinde farklılaşma amacıyla başvurdukları anahtar unsurların başında artık marka kişiliklerinin güçlü yapısı ve markalarına atfettikleri hikâyeler gelmektedir. Dahası marka kişiliği, çevrimiçi alışveriş yapma imkânı sunan e-ticaret platformları açısından da oldukça önemli bir gündem konusu olarak karşımıza çıkmakta ve tüketiciler bu konuya oldukça önem vermektedirler.Bu çerçevede, bu çalışmanın amacı, tüketicilerin e-ticaret platformlarındaki satın alma eğilimlerini ölçümlemek ve söz konusu çevrimiçi alışveriş markalarının çağrışımsal boyutları ile kişilik özelliklerini Aaker (1997) tarafından geliştirilmiş olan marka kişiliği boyutları ölçeği aracılığıyla ortaya koymaktır. Araştırmanın genel amacı doğrultusunda e-ticaret alışveriş markalarına yönelik satın alma davranışı eylemini ve söz konusu markaların kişilik özelliklerini betimlemek amaçlı bazı sorulara yanıtlar aranmıştır. Katılımcılara çevrimiçi alışveriş markalarına yönelik alışveriş alışkanlıkları ve bu markalar hakkındaki düşüncelerine yönelik sorular yöneltilmiştir. Anket soruları, tüketiciler tarafından genel olarak bilinen altı platform üzerinden ilerlemektedir ve bu platformlar marka kişilik ölçümleme amaçlı olarak hazırlanmıştır. Araştırma bulguları, e-ticaret platformlarının tüketici açısından kişilik analizi değerlendirmelerini göstermektedir. Bu bağlamda ilgili tablolar incelendiğinde; güvenilir bir markadır ifadesine Trendyol kullananların katılım düzeyleri en yüksek iken Aliexpress kullananların en düşüktür. Kaliteli bir markadır ifadesine Amazon kullananların katılım düzeyleri en yüksek iken Aliekspress kullananların en düşük çıkması da ilgi çekici bir bulgudur. E-ticaret platformları özelinde yapılan bu kişilik ölçümleme araştırması alan yazında farklı çevrimiçi markaları ya da sosyal medya markalarının kişilik analizlerinin yapılması açısından öncü niteliktedir
Marx ve Engels’in eserleri, sanayi kentlerinin toplumsal ve kültürel dinamikleri ve dönemin siyasal gelişmeleri içinde işçi sınıfının sergilediği değişken, parçalı ve heterojen özellikler bakımından hayli zengin betimlemeler içerir. Bu bağlamda karşımıza çıkan tartışmalı kavramlardan biri de lümpenliktir. Marksist klasiklerde lümpen (proletarya) kavramının kullanımına ilişkin literatür, genelde ve ağırlıkla Marx’ın Fransız devrimi üçlemesine ve deklase yoksulların karşı-devrim lehine üstlendiği role ilişkin vurguya odaklanmaktadır. Oysa Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı çalışması başta olmak üzere dönemin işçi sınıfı kimliği ve kültürüne dair canlı tasvirleri, bu tartışmanın kapsamının çok daha geniş bir bağlama oturduğuna işaret etmektedir: işçi sınıfının toplumsal ve siyasal devrimin taşıyıcı öznesi olarak etiko-politik inşası. Bu çerçevede makale, Engels’in çalışmalarını merkeze alarak şu sorulara odaklanacaktır: Lümpen kategorisinin üretim ilişkileri temelli yapısal sınıf analizinde analitik bir işlevi var mıdır? İşçi sınıfının siyasal failliği ve potansiyeli üzerine tartışmalarda, özellikle de Marksizmin kendini dönemin diğer siyasal akımlardan ayrıştırma çabasında lümpen kavramı nereye oturmaktadır? Ahlaki bir dejenerasyon iması taşıyan lümpen sıfatının Marksist klasiklerdeki kullanımı, 19. yüzyıl egemen burjuva ahlakı ile ilişkisi bağlamında nasıl değerlendirilebilir?
Introduction: Cutibacterium acnes, formerly Propionibacterium acne, is a low virulence, aerotolerant anaerobes, Gram-positive, non-spore forming, pleomorphic bacillus. It is one of the common causes of infection that adversely affects the clinical outcome of patients, especially in implant-related infections after shoulder joint surgery. The aims of this study are to determine the incidence of C. acnes in tissue samples which were taken during shoulder arthroscopy and to compare the clinical status of patients with culture results. Methods: Patients who had shoulder arthroscopy in our hospital between January 2016 and July 2016 were evaluated prospectively. The patient’s visual analog scale score, Quick-Dash score, and Constant score were recorded before surgery and at 6th month after surgery and they were compared. Two or four samples were taken according to the shoulder pathology. Then, all of the samples were plated on 5% sheep blood agar and MacConkey agar for 14 days. Culture results and patient outcome scores compared. Results: We have followed 39 patients who met the inclusion criteria for 6 months. Thirteen of the patients were male, and 26 were female. There were seven patients whose culture results were positive (17.9%). There was no statistically significant difference in the distribution of clinical scores according to the culture result. (Mann-Whitney U p & lt; 0.05). Discussion and Conclusion: Despite the pre-operative skin preparation and standard antibiotic prophylaxis, shoulder arthroscopy mostly causes C. acnes inoculation, especially in the subacromial region. On the other hand, there was no difference in the clinical outcomes whether the patients developed C. acnes in tissue cultures or not. In the literature, C. acnes is associated with persistent pain and arthrosis in the shoulder region, but the results obtained in 6 month follow-ups are not compatible with this hypothesis.
Aim: In this research, it is aimed to determine how applied education in nursing is carried out in Turkey, the education-teaching methods used, the difficulties experienced, and solution suggestions during the COVID-19 pandemic. Methods: The sample of the descriptive study consisted of nursing education administrators of 80 universities in Turkey that provide undergraduate education in nursing. The data were collected online between February 2021 and March 2021, in the Qualtrics program, through a questionnaire containing 43 questions about the introductory features of the institution and educational management during the epidemic process. In the evaluation of the data, descriptive statistics such as number, percentage, and mean were used. Results: In 56.6% of the institutions, the number of students was over 500, the average number of students per instructor was 36.13 ± 17.71, and there were no instructors at the rate of 13-18.8% in the courses who have intensive credit and clinical practice; 52.5% of the administrators found the skill laboratory equipment in their schools partially sufficient; 52.5% of them had problems with education before the pandemic. During the pandemic, almost all of the schools held meetings (96.1%) on how to conduct education, and the university’s top management (82.5%) and higher education institution (73.7%) were most influential in the decisions taken. It was determined that while all of the theoretical courses were conducted remotely and hybrid, only 8.8% of the laboratories and 12.5% of the clinical/ field practices were conducted face-to-face. Almost all the administrators (96.5%) stated that they could not reach the learning outcomes due to the inability to perform clinical/ field practices. Administrators have easy access to the document of the course of distance education (72.5%); they stated that distance education has positive contributions to save time and flexibility of the course time (48.8%). Conclusion: The problems experienced in nursing education programs due to the COVID-19 pandemic, especially the inability to carry out laboratory and clinical/field applications, made it difficult to reach the educational goals. For this reason, it was concluded that practical education should be made face-to-face and the missing practices should be compensated.
Amaç: Dans, fiziksel ve zihinsel sağlık üzerindeki etkilerinden dolayı ergoterapide sağlığı iyileştirmek için kullanılan serbest zaman aktivitelerinden biridir. Bu çalışmanın amacı, bale eğitiminin erişkinlerde uyku kalitesi ve psikososyal durum üzerindeki etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada, 12 haftalık bale eğitimine katılan, 19-49 yaş aralığında 24 erişkin bireye ait veriler incelendi. Demografik bilgilerden sonra uyku kalitesi için Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, psikososyal durum için depresyon ve kaygı taramasında kullanılan Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanıldı. Araştırmada ön-test-son-test tek gruplu deneysel desen kullanıldı. Veriler, Wilcoxon işaretli sıralar testi ve t-testi kullanılarak analiz edildi. Bale eğitimi öncesi ve sonrası veriler karşılaştırıldı. Bulgular: 12 haftalık bale eğitimi sonrasında genel uyku kalitesi, öznel uyku kalitesi ve uyku bozukluğu değerleri arasında anlamlı farklılık gözlendi (p<0,05). Bale eğitimi sonrası kaygı puanlarında anlamlı bir düşüş gözlenirken (p=0,05), depresyon puanlarında azalma olmasına rağmen anlamlı bir iyileşme saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Sonuçlar, 12 haftalık bale eğitiminin uyku ve kaygı üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösterirken, depresyon puanlarındaki düşüşün ise anlamlı olmadığını gösterdi. Bale, erişkinlerde sağlığın geliştirilmesine yönelik potansiyel faydaları nedeniyle terapötik bir yaklaşım olarak hizmet edebilir. Gelecekteki çalışmalarda, spesifik tanı ya da yaş gruplarına yönelik bale eğitim programları tasarlanarak balenin terapötik etkisinin araştırılması gerektiği düşünülmektedir.
Amaç: Bu çalışmada, İnmeye Bağlı Afazide Depresyon Ölçeği Hastane Versiyonu-10’u [Stroke Aphasic Depression Scale Hospital Version-10 (SADQH-10)] Türkçeye uyarlamak ve geçerlik-güvenirlik düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada, amaca uygun olarak, inme sonucu afazi ile tanılanan 65 katılımcı yer almıştır. Ölçeğin geçerlik ve güvenirlik analizleri, SPSS paket programı ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Temel bileşenler faktör analizi sonucunda ölçeğin Türkçe versiyonunun faktör yapısının, orijinal ölçeğin faktör yapısı ile tutarlılık gösterdiği görülmüştür. Ölçeğin test puanları açısından alt ve üst gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Ölçeğin genelinden alınan puanlar ile alt alanlardan alınan puanlar arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki ve tüm alt alanlar arasında anlamlı korelasyonlar elde edilmiştir. Ayrıca ölçeğin eş zamanlı geçerliğini değerlendirmek üzere kullanılan Hamilton Depresyon Ölçeği ile arasında pozitif yönlü anlamlı korelasyon elde edilmiştir (r=0,77, p<0,001). Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı 0,62 olarak, madde-toplam puan korelasyon katsayıları ortalamaları ise beklenen düzeyde bulunmuştur. Test-tekrar test güvenirliği bağıntı katsayısı 0,85 olarak belirlenmiştir. SADQH-10-TR ölçek puanının yaş, cinsiyet, afazi tipi ve dil puanına göre değişiklik göstermediği bulgulanmıştır. İnme üzerinden geçen zaman faktörü ile ölçek puanı arasında ise negatif yönde anlamlı bir ilişki elde edilmiştir. Sonuç: SADQH-10 Türkçe versiyonunun, inme sonrası afazi ile tanılanan bireylerde depresyon durumunu belirlemek üzere hem kliniklerde hem de hastanelerde farklı meslek uzmanları tarafından geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Background: Thumb pulp is a common site for hand injuries and the sensory function gained with its reconstruction is very important for hand function. We aimed the focusing in Foucher’s flap of the first dorsal metacarpal artery for coverage of thumb pulp defects. Methods: Our study was done over a period of two years, between 2019 and 2021 and involved 14 consecutive cases of thumb pulp defects treated in our institution. The patients included 12 males and 2 female, mean age of 40,5±14,43 years. Three elective and eleven emergency cases were operated in the study. We observed the patients for a period as following first week, 1 st. Month, 3. Month, 6 and 12 month. Results: The mean used flap was 2,57x2,07 cm. All the patients had good fine touch and the mean two-point discrimination (s2-PD) was 8,9 mm, which was satisfactory. No flap loss occurred in any patient; one patient distal margin necrosis, one patient epidermolysis and one patient venous congestion were observed. Conclusion: Foucher’s flap for thumb pulp defects is successful flap tecnique for sensation reconstruction. It replaces the soft tissue loss at the thumb pulp with minimal donor site morbidity and with good return of thumb pulp sensation. Our experience showed that Foucher’s flap is reliable option and has minimal complications.
Although major industrial accidents caused by hazardous chemicals such as petroleum products are rare in the chemical and petroleum processing industries, they cause significant financial losses, deaths and serious environmental impacts. Even though traditional accident investigation methods work well for linear systems, an accident analysis method built on systems theory helps to analyze major industrial accidents. This study analyzes the Caribbean petroleum tank terminal explosion using Causal Analysis based on Systems Theory (CAST) method. The main purpose of this research is to examine the causes of the accident with a risk assessment based on systems theory apart from traditional methods. The Caribbean petroleum tank terminal explosion was chosen for the study because it was one of the largest tank accidents in the last 50 years. In order to prevent future accidents, it is of great importance to analyze past accidents by analyzing them with new methods. For this purpose, various data and documents related to CAPECO accidents were examined in detail within the framework of CAST methodology. The CAST analysis revealed direct and indirect causal factors related to the CAPECO accident. The lack of management standardization and operational systems were the leading direct causes for the accident. Other main reasons were identified as the absence of an independent automatic overfill prevention system, a lack of considerations on the worst-case scenario, unreliable critical equipment, and inability to detect a large overflowing vapor cloud spreading into the terminal area. The study indicates that CAST methodology can reveal many causal factors at different hierarchical levels of a system.
Son yıllarda, dünyada mülteci sayısının artmasıyla birlikte ruh sağlığı sorunları artmakta ve buna bağlı olarak ruh sağlığı ve psikososyal destek hizmetlerine olan ihtiyaçlar da artmaktadır. Kişilerin memleketlerini terk edip göçe zorlanmaları, yeni bir çevreye ve kültüre uyum sağlama süreçleri oldukça streslidir ve beraberinde birçok ruh sağlığı sorununu getirmektedir. Mülteci gruplarda TSSB, duygudurum bozuklukları ve anksiyete bozukluklarının sıklıkla görüldüğü belirtilmiştir. Bunun yanı sıra zorunlu göç ile birlikte sosyal/toplumsal yapının ve aile birliğinin bozulması gibi birçok psikososyal sorun da ortaya çıkmaktadır. Mültecilerin ruh sağlığı sorunlarının tespiti ve ardından çok katmanlı ruh sağlığı ve psikososyal destek hizmetleri içerisinde bu ihtiyaçlara cevap verilebilmesi son derece önemlidir. Öncelikle temel ihtiyaçların karşılanması ve toplum temelli psikososyal müdahalelerin gerçekleştirilmesi ile bireylerin ve toplumun iyilik halinin korunmasına yönelik çalışılmalı ve kendi kendilerine yardım kapasiteleri arttırılmalıdır. Bireysel desteğe ihtiyaç duyan kişiler için ise kısa süreli psikolojik müdahaleler sağlanmalı ve daha ileri düzeyde desteğe ihtiyaç duyan kişilerin klinik hizmetlerden yararlanmaları sağlanmalıdır.
Amaç: Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinin tütün, alkol veya diğer madde kullanımlarına göre psikolojik sıkıntı düzeylerinin ve bağımlılık konusundaki farkındalık, olumsuz tutum ve damgalama düzeylerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 612 üniversite öğrencisi dahil edilmiştir ve katılımcılar çevrimiçi olarak uygulanan Sosyodemografik Veri Formu, Bağımlılık İçin Üç Boyutlu Farkındalık, Tutum ve Damgalama Ölçeği, Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi, Alkol Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi, Madde Kötüye Kullanımı Tarama Testi, Depresyon Anksiyete Stres 21 Ölçeğini yanıtlamıştır. Bulgular: Çalışmamızda sigara içenlerde içmeyenlere göre anlamlı düzeyde daha yüksek stres, anksiyete, depresyon puanları; daha düşük farkındalık, daha düşük olumsuz tutum ve daha düşük damgalama puanları saptanmıştır. Alkol veya madde kullananlarda kulanmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksek anksiyete puanları; daha düşük farkındalık, olumsuz tutum puanları saptanmıştır. Farkındalık ile olumsuz tutum, damgalama, sigara kullanım puanları arasında pozitif yönlü korelasyon saptanırken, farkındalık ile anksiyete ve alkol kullanım puanları ile negatif yönlü korelasyon saptanmıştır. Alkol kullanım puanları ile anksiyete, depresyon, stres, nikotin kullanım puanları arasında pozitif yönlü korelasyon tespit edilmiştir. Sonuç: Alkol ve madde kullanımına sıklıkla psikiyatrik semptomlar eşlik etmektedir ve klinik değerlendirmede bu durum göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle riskli grup olan genç bireylerde bağımlılık konusunda farkındalığı artırmaya yönelik müdahaleler bağımlılığa karşı koruyucu olabilir.
The prevalence of multidrug-resistant microorganisms results in an urgent need for the development of new antimicrobial agents or new treatment strategies. In this sense, plants serve different alternatives. Berberine, a plant- derived compound, is one of the alkaloids known to display antimicrobial activity against several types of microorganisms, while its being a substrate of various efflux pumps causes a decrease in its efficacy. Biotransformation makes it possible to obtain novel or more effective compounds with only minor structural modifications using enzyme systems. In this study, biotransformation of berberine by Curvularia lunata was examined. The working concentration of berberine was determined by observing the microbial growth on agar plates. The concentration of residual berberine in the media was analyzed by HPLC. In addition, laccase and beta-glucosidase enzyme activities were followed for their possible roles during the biotransformation of berberine. The results show that at the end of 14 days, C. lunata consumed 99% and 87% of berberine with the initial concentrations of 0.35 mg/mL and 0.5 mg/mL, respectively. Enzyme activities were not affected significantly. Since the concentration of berberine decreased, the biotransformation of berberine by C. lunata could be mentioned. Monitoring of biotransformation products plays a crucial role in discovering novel antimicrobial compounds and new valuable molecules.
Ken’ân Rifâî (1869-1950), Türk Tasavvuf târihinin 20. yüzyıldaki en önemli mutasavvıf şahsiyetlerinden birisidir. O tasavvufu, en geniş mânâsıyla birlemek, yani kesret hâlinde insanın önüne serilen bu dünya âlemini bir bilip, bir görüp, bir sevmek olarak anlamıştır. Sohbet ve eserlerinde dünyanın mâhiyeti ve dünya hayatına dâir tafsilli pek çok açıklamalarına rastladığımız Rifâî’nin dünya hayatını, insanın tekâmülü açısından yegâne fırsat olarak görmesi dolayısıyla özellikle ehemmiyet verdiği anlaşılmaktadır. Önemli bir varlık safhası kabul ederek, irfân ve insanlığın taşıyıcısı olması bakımından büyük oranda olumlu olarak ele aldığı şehâdet âlemi için farklı cihetlerden birçok tarif ve metaforlar dile getiren Ken’ân Rifâî’nin dünya görüşü ve dünya hayatına verdiği önem ve sebepleri bu makalenin konusunu teşkil etmektedir. Bu amaçla, Ken’ân Rifâî’nin sohbetleri, ilâhî külliyâtı ve Mesnevî şerhleri incelenerek, ilâhî isimlerin tecelli mahalli, bir irfan mektebi ve kâmil insanın zuhur yeri olarak dünya hakkındaki yorum ve görüşleri değerlendirilmiştir. Ona göre dünya, İlâhî isimlerin zuhur mahallidir. Allah aşkının yaşandığı ve Allah ilminin kazanıldığı yerdir. Cennet, cehennem, sırât-ı müstakīm, mîzân, hepsi bu âlemde idrâk edilebilen hakikatler olup, bu çokluk ve imtihan âlemi terbiye ve tahsil dünyası olduğu kadar vuslat meydanıdır. Her yerde Allah’ın isim ve sıfatlarını görenler için bu âlem cennetten ibarettir. Bütün bunları insana öğreten ise kâmil insandır.
Crime scene investigation requires teamwork; therefore, those involved in this process should know their duties and responsibilities very well. First responders are among the most important responsible group of personnel. Contrary to the crime scene investigation team or expert laboratory personnel, first responders do not technically examine available evidence at the scene but protect the evidence by keeping the chaotic environment under control at the scene. This study was conducted to prepare checklists for minimizing or eliminating the deficiencies and problems encountered by law enforcement officers while performing their first responder duties and responsibilities at a crime scene. A first responder checklist was prepared consisting of a total of 40 questions under six different themes. Four checklists, which consisted of 55 questions in total, were prepared according to the types of events frequently encountered by first responders, including firearm crimes, deaths, suspicious package and explosion incidents, and fire incidents. In addition, a crime scene entry/exit control form was created. The checklists will benefit law enforcement officers in protecting crime scenes.
DNA’nın keşfiyle birlikte moleküler genetik incelemeler ceza soruşturmaları ve kovuşturmalarında etkili şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu incelemenin öncesindeki işlemler ve incelemenin kendisinin temel insan haklarına müdahale edişi nedeniyle, buna dair esas ve usuller ceza muhakemesi mevzuatlarında ayrıntılı şekilde düzenlenmektedir. Gelişen teknoloji, incelemeler neticesinde elde edilecek verilerin bir veri tabanına kaydedilerek başka soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılmasına olanak tanısa da Türk ceza muhakemesi mevzuatında bunun mümkün olup olmadığına dair açık bir hüküm getirilmemesi karşısında pratikte farklı uygulamalara gidildiği görülmektedir. Bu çalışmada, öncelikle moleküler genetik incelemenin bir parçası olan beden muayenesi ve vücuttan örnek alınmasına değinilmiştir. Daha sonra DNA’nın bilimsel geçmişi ve aşamalarıyla analiz sürecine, DNA veritabanlarının tarihi ve hukuki gelişimine ve Türk ceza muhakemesi hukukunda moleküler genetik incelemelerin usulüne dair açıklamalarda bulunulduktan sonra bu incelemeler neticesinde elde edilen verilerin farklı soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılmasının hukuken mümkün olup olmadığı tartışılmıştır.
The interest on personalized medicine encourages researches on pharmacogenetics. The promotion of new analytical combinations in extensive drug development and also with the progression in the technologies for human gene cloning resulted in a great interest for pharmacogenetics. In last years the development on genetical sciences also influenced pharmacogenetics. Personalized medicine also includes areas such as stratified medicine and precision medicine and these terms are closely related with pharmacogenetics. Moderate response rates and the difference in drug effect on individuals focus pharmacogenetics on psychopharmacology area and antidepressants. It is considered that genetic factors may contribute %50 of antidepressant drug response. Additionally the genetical properties of the patient may effect the pharmacokinetics and pharmacodynamics of the antidepressants therefore the change in the effect and an increase in the side effects may be seen. The genes which codes serotonin transporter, 5-HTTLPR and SLC6A4 are commonly investigated and they are thought to be the main reasons of the difference in antidepressant drug responses. Also the difference in the activities of CYP 2D6 and CYP 2C19 may change the pharmacokinetics of the antidepressants and therefore the stable concentration of antidepressant leves in the plasma. These variations in the factors contributing to the drug levels may lead to a difference in the response rates of antidepressants. In this review, we focused on the pharmacogenetics of different classes of antidepressant drugs such as selective serotonine reuptake inhibitors, serotonin-noradrenaline reuptake inhibitors, tricyclic antidepressants and mono-amine oxidase inhibitors. We have compiled pharmacogenetic studies on antidepressants and effect of genetic variations on the drug responses.
Adli vakalarla ilişkilendirilen kemik buluntularının, suçun aydınlatılıp faillerin bulunmasında önemli bir yeri vardır. Olay yerinden elde edilecek antropolojik bulgular yardımıyla DNA çalışmalarının yanı sıra buluntuların ait olduğu bireyin cinsiyet tayini, boy tahmini, yaş tahmini ve soy gibi biyolojik özelliklerinin tespit edilmesi mümkündür. Adli Antropolojinin kullanıldığı bu tür olaylarda, olay yerinde bulunan iskelet buluntularının çıkarılması, toplanması, korunması, aynı zamanda fotoğraf ve çizimle belgelenmesi bireyin kimliği, ölüm nedeni, ölüm zamanı gibi birçok sorunun cevaplanmasına katkı sağlayacaktır. Bu işlemler esnasında doğru müdahalelerin yapılarak iskelet buluntularının mümkün olabildiğince tümüne ulaşılması ve en az hasara uğramış olması meydana gelen adli olayın aydınlatılması ve çözülmesi sürecinde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada, olay yeri inceleme timlerinin adli antropolojik delilleri toplarken, olay yerinde yapılması gerekenler ve delillerin korunmasına yönelik yapabilecekleri ile ilgili kontrol listesi oluşturulmuştur. Tekrar edilebilirlik açısından kolaylık sağlaması amacıyla oluşturulan bu listenin, olay yerinde planlı hareket edilmesini sağlaması yanında antropologun olmadığı durumlarda olay yeri inceleme çalışanlarına iskelet buluntularının uygun biçimde toplanması ve taşınması ile ilgili fikir vermesi amaçlanmıştır. Türkiye’de Olay Yeri İnceleme faaliyeti icra eden birimlerin envanterlerinde Adli Antropolojik Bulgu Toplama Kiti bulunmamaktadır. Olay Yeri İnceleme Kitleri tasarlanırken uzak ve ulaşılması zor yerlere elde taşınabilir, fonksiyonel malzemeler içeren ekipmanların bulunması hedeflenmektedir. Bu amaçla çalışmada olaylara müdahaleler esnasında kullanılması için Olay Yeri İnceleme Adli Antropolojik Bulgu Toplama Kiti ve Bulgu Paketleri oluşturulmuştur. Bu kitin adli antropolojik delillerin bulunduğu vakalarda doğru müdahaleleri kolaylaştıracağı, kullanım kolaylığı ve zaman tasarrufu sağlayacağı değerlendirmektedir.

/ 21
2 / 21