725 sonuç

Tarama Sonuç Kümeleri
Tümünü Listeye Ekle
Construction, mining or tunneling projects in Türkiye are defined as workplaces in the very dangerous class due to their physical power needs. For this reason, metal ore mining, mining supporting service activities, sewage, external construction, special construction activities, construction and landscaping activities are the sectors where occupational accidents are most common. While determining the necessary materials or work equipment during the planning phase of the works in these sectors, making decisions by evaluating the effect of "occupational health and safety" will contribute to the reduction of accidents. This research consists of two parts. In the first part, accident frequency rates were calculated by using data related to metal ore mining, mining supporting service activities, sewerage, external structure, special construction activities, building and landscaping projects between 2012 and 2019. Thus, the relationship between occupational accidents experienced as of the adoption of the Occupational Health and Safety Law has been determined. In the second part, it is tried to gain a different perspective by adding occupational health and safety factor to the Analytical Hierarchy Process (AHP), which is one of the multi-criteria decision-making methods. As a result of the research, it has been determined that "occupational health and safety" criteria are given priority according to cost and engineering advantages in alternative product/material comparisons in mines or construction works.
Aim: The diagnosis of acute hepatitis C virus (HCV) infection can be made during follow-up in patients with a generally known risk contact, since it is mostly asymptomatic. The earliest indicator of acute HCV infection is increased HCV-RNA. Anti-HCV seroconversion is also the strongest evidence of acute infection. The risk of becoming chronic is at least 80%. Acute HCV infection should be closely monitored for treatment alternatives due to its high chronicity rate. Spontaneous recovery can be seen after 8-12 weeks in acute viral hepatitis C. For this reason, it is recommended to wait 8-12 weeks to start specific treatment. This study was conducted to evaluate the data of the patients we followed up with the diagnosis of acute HCV in our clinic, to determine the most appropriate time to start treatment in acute viral hepatitis C, and to evaluate the effect of Peg-interferon alfa 2a on acute viral hepatitis C cases. Materials and Methods: The data of patients diagnosed with acute viral hepatitis C in our clinic between 2005 and 2015 were evaluated. Results: Twelve patients with acute viral hepatitis C were followed up in our clinic. Twelve of the cases were male, and the mean age was 38.8 ± 7 (range, 25-50) years. Spontaneous recovery was observed in three of our patients after 8-12 weeks of follow-up (HCV-RNA was negative by PCR, AST-ALT values were normal). Three months after the diagnosis of acute HCV, nine patients without spontaneous improvement were started on pegylated interferon alfa 2a 180 mcg (1x1/week sc) and were treated for six months. Treatment response was 100% at 6-month and 2-year follow-ups. Conclusion: After the diagnosis of acute HCV infection, 8-12 weeks should be waited for spontaneous viral clearance. If acute viral hepatitis C does not improve in the first three months, it should be evaluated for specific treatment. Pegylated interferon alfa 2a may be considered as an alternative therapy in patients who do not develop spontaneous viral clearance after 8-12 weeks.
Objectives: This paper looked into the relation between childhood traumas, resilience, cognitive flexibility, and adult emotion regulation skills in adults. Methods: The sample, which is based on the relational screening model, includes 395 participants (female: 202, male: 193). Sociodemographic Information Form, Childhood Trauma Questionnaire, Connor-Davidson Resilience Scale, Cognitive Flexibility Scale and Cognitive Emotion Regulation Questionnaire were applied to the participants to obtain the research data. Data collection was carried out online (google forms) through convenient sampling. The t-test was used to compare the study's quantitative data, and Pearson Correlation analysis was utilized to test the relationship between the scales. Multiple Linear Regression analysis was used for predictive analysis and finally PROCESS was used for mediator role analysis. Results: The investigation's findings revealed that there is a statistically significant difference between the scores of the two groups compared. Findings showed that there is a moderately positive correlation between acceptance and CTQ scores, a weak positive correlation between acceptance and emotional abuse scores, a weak positive correlation with physical abuse scores, a weak positive correlation with physical neglect scores, a weak positive correlation with emotional neglect scores and weak positive correlation with sexual abuse scores. A weak and negative correlation exists between Putting into Perspective and the CTQ, an even weaker and negative correlation exists between Putting into Perspective and the Emotional Neglect and Sexual Abuse scores. Rumination scores have a weak and negative relationship with emotional abuse scores. Conclusions: In order to prevent them from serving as the foundation for difficulties with adult mental health, it is crucial to understand the relationship between traumatic childhood events and psychological resilience, cognitive flexibility, and cognitive emotion regulation techniques. In order to assist people, analyze their thoughts and feelings, be aware of negative coping mechanisms, rigid, inflexible cognitive styles, and negative thinking patterns, clinical psychology practices will benefit from research on these characteristics.
Günümüzde sanatçı ve tasarımcılardan amatör kullanıcılara kadar birçok kişi yapay zekâ üretimlerden yararlanmaya başlamıştır. İnsanoğlu artık uzun süreli çalışmalar sonucu ortaya çıkan sanat ve tasarım ürünlerinin benzerlerini dakikalar hatta saniyeler için de yapabilen yapay zekâ ile karşı karşıyadır. Yapay zekâ bu becerisini güçlü teknolojik alt yapıların yanı sıra içerisinde milyarlarca görsel ve işitsel ögeyi barındıran veri tabanlarından almaktadır. Bu durum birçok sorgulamayı da beraberinde getirmektedir. Güzel sanatlar alanında yapay zekâ kullanımı, yaratıcı sürece katkı sağlayabilir, ancak aynı zamanda potansiyel risklere ve etik boyutlara (telif hakları, şeffaflık, veri yönetimi vb.) da yol açabilmektedir. Bu makale yapay zekâ ve sorumlu yapay zekâ arasındaki ilişkiyi Güzel Sanatlar örnekleminde ele alarak tartışmaya açmaktadır. Makalede, sorumlu yapay zekâ kavramının güzel sanatlar alanında da öne çıkması gerektiği, potansiyel risklere ve etik problemlere karşı, yapay zekâ kullanımında sorumluluk sahibi olmak için sanatçı ve tasarımcılar, teknoloji uzmanları ve karar vericiler arasında iş birliğinin önemli olduğu vurgulanmış. Ayrıca, toplumsal değerleri ve etik standartları koruma amacıyla uygun politika ve yönergelerin uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Bu çalışmanın amacı, sanatla terapi programının şizofreni tanısı almış bireylerde hastalık belirti düzeyleri üzerindeki etkililiğinin incelenmesidir. Çalışmaya katılan 29-65 yaş aralığındaki 10 şizofreni tanısı almış erkek katılımcıya, her biri 120 dakika süren 10 oturumluk sanat terapisi programı toplam 10 birbirini takip eden hafta boyunca uygulanmış, ön test, son test ve çalışmanın bitişinden 12 hafta sonra takip ölçümleri alınmıştır. Wilcoxon İşaretli Sıra Testi analizi uygulanan sanat terapisi programına katılım sağlayan hastalarda terapi programından sonra Beck Depresyon Ölçeği ile Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği toplam puanlarında anlamlı farklılıkların olduğu bulunmuş, 12 hafta sonra yapılan takip ölçümünde ise bu etkinin devam ettiği görülmüştür. Araştırmanın sonuçları, sınırlılıkları ve güçlü yanları alanyazın ışığında tartışılmıştır.
Bir kitle iletişim aracı olarak güncelliğini koruyan televizyon, afet dönemlerinde geniş kitlelere kesintisiz ulaşabilen bir enformasyon kaynağı olarak öne çıkmaktadır. Afet dönemlerinde gerçekleştirilen gerek canlı yayınlar gerekse kriz anlarına yönelik programlar, bu dönemde doğru bilgi almak isteyen kamu tarafından takip edilmektedir. Dijital iletişim teknolojileriyle ortaya çıkan alternatif haber kaynaklarının söz konusu olduğu günümüzde televizyon; editoryal süreçlerden geçmesi, yetkililer ve izleyiciler tarafından muhatap alınması, tecrübeye sahip ve kurumsallaşmış bir niteliğe sahip olması sebebiyle olağanüstü durumlarda daha “geçerli” bir enformasyon kaynağı olarak dikkate alınmaktadır. “Afet dönemlerinde bir kitle iletişim aracı olarak televizyonun rolü nedir ve nasıl olmalıdır?” sorusundan yola çıkan çalışmada sektörel ve akademik tecrübeye sahip uzmanlarla derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilecek, internet yayıncılığı ve televizyon karşılaştırması etik, canlı yayın, eşik bekçiliği ve iletişim eğitimi odağında tartışmaya açılacaktır. Çalışmanın sonuçlarının değişen dünyada televizyon yayıncılığının sürdürülebilirliği, televizyonculuk ve internet yayıncılığının entegrasyonu ve afet dönemlerinde televizyonun güvenilir bir bilgi kaynağı olarak dikkate alınması konusunda önemli ipuçları barındırması beklenmektedir.
Developments in neuroimaging in recent years have found their way into marketing and many other areas, giving rise to the concept of neuromarketing. Neuromarketing can be briefly defined as the application of neuroimaging techniques to market research. Within the scope of this work, a content analysis study was made of the sources available in the literature in the field of neuromarketing, covering the master's and Ph.D. theses that have been written in Turkey so far. In order to avoid semantic confusion and to focus on the analysis, the detailed examination of the concept of neuromarketing is left to the studies discussed in the study and specified in the appendices. The aim of the study is to provide an overview of the current state of neuromarketing research and the direction it should take in the future. At the same time, this study is the first literature review of its kind in the field of neuromarketing. 76 master's and 21 doctoral theses on the subject were found and included in the study. As a result of the research, joint studies with different disciplines can be carried out due to the focus on different areas within applied studies.
2019 yılı sonunda başlayan COVID-19 salgını ile Mart ayında ülkemizde örgün eğitime ara verilmiş ve uzaktan eğitime başlanmıştır. Hemşirelikte çevrimiçi öğrenme hem öğrenciler hem de öğretmenler için çeşitli zorluklara ve endişelere neden olmuştur. Uzaktan eğitim sürecinin gerektirdiği becerileri yerine getirebileceğine ilişkin inançlar öz-yeterlilik gibi psikolojik değişkenlerle açıklanmaktadır. Araştırmalar, öz yeterliliğin çevrimiçi öğrenmede akademik başarının önemli bir bileşeni olduğunu bildirmiştir. Tanımlayıcı tipte gerçekleştirilen çalışmanın amacı, pandemi döneminde zorunlu olarak uzaktan eğitim almak durumunda kalan hemşirelik öğrencilerinin çevrimiçi öğrenme öz yeterlikleri ve ilgili dönemin akademik başarı düzeylerini incelemektir. Bir vakıf üniversitesinde öğrenim gören toplam 414 öğrenciye ulaşılmaya çalışılmıştır ve 353 hemşirelik öğrencisi çalışmaya katılmıştır. Veriler, öğrencilere kurum bağlantılı e-posta adreslerine gönderilen online anket yöntemi ile Çevrimiçi Öğrenme Öz-yeterlik Ölçeği ve Tanıtıcı Özellikler Formu kullanılarak toplanmıştır. Öğrencilerin çevrim içi öz yeterlik puanları ortalaması 80.33±14,59’dur. Uzaktan eğitim sonrası akademik not ortalamaları, uzaktan eğitim öncesi akademik not ortalamalarından yüksektir. Öğrencilerin sahip olduğu ekipmanlar, mezun oldukları lise ve daha önce bilgisayar/ bilişim vb. konularda eğitim alma durumlarına göre öz yeterlik puanlarının değiştiği saptanmıştır. Çevrimiçi öğrenme öz yeterlik algıları yüksek olan öğrencilerin akademik not ortalamalarının da yüksek olduğu ve öz yeterlik algılarının bazı değişkenlerden etkilendiği görülmüştür.
The primary objective of this research is to explore how the level of Mental Health Literacy influences the motivation for treatment among individuals dealing with alcohol or substance addiction. The study involved 128 subjects undergoing inpatient treatment at the Alcohol and Substance Abuse Treatment Center. To gather data, researchers utilized a Personal Information Form, Mental Health Literacy Scale, and Treatment Motivation (TM) survey. The scores obtained from the Treatment Motivation Questionnaire and Mental Health Literacy Scale were 94.21±12.2 and 108.03±11.7, respectively. The analysis revealed a statistically significant, albeit weak, positive correlation between the participants' Mental Health Literacy Scale-Knowledge of How to Seek Mental Health Information subscale mean score and both their total Treatment Motivation Questionnaire score and their Interpersonal Help-Seeking subscale mean scores (r=0.284). Conversely, a statistically significant weak negative correlation emerged between the participants' Mental Health Literacy Scale-Knowledge of Professional Help Available subscale mean score and their Treatment Motivation Questionnaire-Distrust in Treatment subscale mean score (r=−0.230). Conclusions drawn from the study indicate that a lack of knowledge regarding addiction and accessing professional assistance, coupled with concerns surrounding stigma, pose as significant barriers to motivation for seeking treatment.
Kurumsal iletişim kavramı bir kuruluşun tüm paydaşlarıyla olan iletişim süreçlerini kapsamaktadır. Bu süreçlerin planlanması ve koordine edilmesi temel işlevleri olan kurumsal iletişim, kuruluşun tüm faaliyetlerine ilişkin mesajların oluşturulması ve aktarılmasına odaklanmaktadır. Kuruluşlar bahsedilen iletişim süreçleriyle kurumsal kimliğinin aktarımı, imaj oluşturma, itibar oluşturma ve mevcut itibarını koruma, farkındalık sağlama gibi farklı noktalara temas ederek avantajlar sağlamakta ve alanda faaliyet gösteren diğer kuruluşlardan ayrışmaktadır. İletişim süreçlerinde geleneksel mecraların yanı sıra dijital mecraların kullanımı yıllar içerisinde önem kazanmıştır. Bu bağlamda kurumsal iletişimde dijital mecraların kullanımı hem süre hem de maliyet açısından kuruluşlara avantajlar sağlamaktadır. Dijital ortamda kullanılabilecek alanlardan biri olan podcast kanalları kuruluşların belirledikleri konularda paydaşlarıyla iletişim kurabilecekleri bir alan olarak açıklanmaktadır. Bu çalışmada finansal kuruluşların podcast kanallarını kullanım pratikleri doküman analizi tekniğiyle incelemektedir. Bu inceleme kapsamında içeriklerden bağımsız olarak kanal sayıları, içerik sayıları, içerik süreleri temel alınarak yıllar içerisinde değişim ve gelişim ortaya konmaktadır. Çalışmanın sonuçlarında kuruluşların podcast içeriklerinin yıllar içerisinde artış gösterdiği, kanal sayısının değişkenlik gösterdiği ve proje bazlı kanallardan söz edilebileceği, ortalama sürelerde içerik paylaşım sıklığı ile uzunluk anlamında doğrudan bir korelasyon bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Objective: After a stroke, most patients have poor ankle control and difficulty walking. Considering that proper foot placement will provide a more balanced and controlled gait, the aim of this study was to investigate the immediate effect of non-elastic ankle taping providing eversion support on gait balance in stroke patients. Material-Method: The study included 30 stroke patients. Participants were randomly assigned to two groups: intervention group (n=15) and the control group (n=15). The control group received 45 min of conventional physiotherapy. The intervention group received 45 min of conventional physiotherapy after nonelastic taping, which provides eversion support. The gait balance of both groups was evaluated using the Dynamic Gait Index before and after treatment. Results: A significant difference was found in the Dynamic Gait Index total score of the intervention and control groups before and after treatment (p<0.05). In the intervention group, a significant difference was found in all items of the Dynamic Gait Index before and after treatment (p<0.05). In the control group, a significant difference was found in the 4th and 8th items of the Dynamic Gait Index before and after treatment (p<0.05). There was no significant difference between the intervention and control groups in the total score and the separate scores of the eight items of the Dynamic Gait Index before and after treatment (p>0.05). Conclusion: Nonelastic taping of the ankle before the physiotherapy session had a positive immediate effect on improving gait balance in stroke patients. The long-term effects of nonelastic taping on different gait parameters in stroke patients should be investigated.
Giriş: Asansörler günümüzde kullanım alanları oldukça geniş olan ulaşım araçlarıdır. Genel olarak asansör kazaları ‘kullanıcı kazaları’ ve ‘iş kazaları’ olarak ikiye ayrılır. Hem iş kazaları hem kullanıcı kazaları ile ilgili yaralanmalar özelikle mekanizması açısından ilgi çekicidir. Çalışmamızın amacı; asansör kazaları (kabin düşmesi) ile ilgili yaralanma mekanizmaları ve yaralanma bölgelerine dair verileri elde etmek böylece asansör kazaları ile ilgili yapılacak çalışmalara kaynak oluşturmak, asansör kazası sonucu yaralanma ve ölümleri önleyici projelerin geliştirilmesine katkı sunmaktır. Gereç ve Yöntem: 01/01/2011– 01/01/2021 tarihleri arasındaki 10 yıllık periyotta Adli Tıp Kurumu 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu’na maluliyet oranı tespiti için gönderilen; asansör kazası (düşmesi) geçirmiş olguların 3. İhtisas Kurulu’nca tanzim edilmiş olan raporları elektronik ortamda incelendi. Bulgular: 2011 ve 2021 yılları arasında asansör kazası sonrası maluliyet değerlendirmesi için gönderilen 47 olgunun 36 (%76,6)’sı erkek, 11 (%23,4)’i kadın cinsiyetteydi. Olguların yaşları 2 ila 64 arasında değişmekteydi. Ortalama yaş 38,42±13,71, ortanca yaş 39’du. Olguların 37 (%78,7)’sinde kemik kırığı/kırıkları mevcuttu. Olguların 18 (%38,3)’inde lomber vertebra kırığı, 15 (%31,9)’inde tibia ve/veya fibula, 8 (%17)’inde kalkaneus, 6 (%12,8)’sında üst ekstremite kırıkları, 5 (%10,6)’inde kafatası kırığı, 5 (%10,6)’inde femur, 5 (%10,6)’inde torakal vertebra kırığı, 4 (%8,5)’ünde patella, 3 (%6,4)’ünde diğer ayak kemiklerinde kırık olduğu tespit edildi. Bunun yanında 1 (%2,1) olguda da kosta fraktürü olduğu tespit edildi. Olguların ortalama maluliyet oranı 24,92 ± 21,51 olarak tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: Asansör kabini düşmesi sonucu meydana gelen yaralanmalarda, kabinin yapısı, bulunduğu kat, kişinin pozisyonu ve kişinin anatomik ve fizyolojik yapısına göre değişkenlik gösterir. Asansör kazaları özellikli yaralanmalara ve morbiditelere sebep olabilen travmalardır. Bu nedenle asansör kazalarını önleyici çalışmalara ihtiyaç vardır.
Crises that occur after natural disasters are real and serious issues that can cause serious depression. A crisis is a situation in which a smooth process suddenly turns into a depression with negative, dangerous consequences. Since our country is in an earthquake-prone region and has experienced earthquakes with great losses, it has a very traumatic history. The concept of crisis, which spreads over a wide area, is a phenomenon that needs to be talked about by drawing boundaries. Natural disasters cause crises, and crises cause trauma. Resilience is the most effective way to deal with natural disasters and the traumas that follow. Resilience can be considered as the ability to adapt to the adverse conditions caused by external factors causing the crisis for disaster management. Psychological resilience is defined as the ability to cope with the negative consequences that may follow a natural disaster and adaptation to a negative situation. The phenomenon of resilience is important for both the individual and the society in societies where major natural disasters such as earthquakes are experienced. This definition of psychological resilience points to an approach that leaves the individual on his/her own in the face of disaster, crisis, and trauma by placing a great responsibility on the individual. However, individuals who have been exposed to natural disasters should not be left on their own and all opportunities should be mobilised to help them. Passive exposure to the wounds caused by natural disasters decays both the individual and the society. Instead, engaging in emotional, mental, social, and artistic investments and taking part in new and multiple fields will benefit the individual and the society in order to tackle the wounds.
Sağlık profesyonelleri arasında COVID-19 önlemleriyle ilgili doğru bilgi ve uygun davranış, kendilerini korumalarının yanı sıra etkili hastalık kontrolü ve önlenmesi için gereklidir. Sağlıkla ilgili bölümlerde öğrenim gören öğrencilerin halk sağlığı acil durumlarında farkındalık yaratmada rolü vardır. Bu nedenle çalışmamızda Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin COVID-19 salgınına yönelik algı ve tutumlarının belirlenmesi, algı ve tutumlarını etkileyen sosyodemografik değişkenlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklem büyüklüğü evreni bilinen örnekleme formülü ile hesaplanmış olup, en az 315 kişiye ulaşılması hedeflenmiş, 317 kişiye ulaşılmıştır. Veriler 18.10.2021-18.01.2022 tarihleri arasında çevrimiçi anket yöntemiyle, Tanıtıcı Özellikler Formu ve COVID-19 Salgınına Yönelik Algı ve Tutumları Değerlendirme Ölçeği ile toplanmıştır. Tanımlayıcı analizlerde sayı ve yüzde, değişkenlerin karşılaştırılmasında Bağımsız Örneklem t Testi, One Way ANOVA kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık seviyesi p<0.05 olarak belirlenmiştir. COVID- 19 Salgınına Yönelik Algı ve Tutumları Değerlendirme Ölçeği alt ölçeklerine ait puan ortalamaları incelendiğinde hastalık algısı madde puan ortalaması 3.92±0.50, nedenler algısı madde puan ortalaması 2.7±0.54, kontrol algısı madde puan ortalaması 2.8±0.54, kaçınma davranışları madde puan ortalaması 2.9±0.72 olarak bulunmuştur. Kadınların kaçınma davranışı alt ölçeği madde puan ortalamaları, annesi lisansüstü eğitim düzeyinde olanların ve ailesinde COVID-19 geçiren birey olmayanların kontrol algısı alt ölçeği madde puan ortalamaları daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak COVID-19 pandemisinin ikinci yılında yapılan çalışmada öğrencilerin COVID-19 salgınına yönelik algı ve tutumlarının ortalamanın üzerinde olduğu bulunmuştur. Ancak ailesinde COVID-19 geçirenlerin kontrol algısının daha düşük bulunması nedeniyle öğrencilere yönelik sürekli ve etkili bilgilendirme çalışmalarının yapılması önerilmektedir. Öğrencilerin salgınlara ilişkin bilgi, tutum ve uygulama seviyelerini yükseltmek için bulaşıcı hastalıklar ile ilgili derslerin müfredatlarına eklenmesi önerilir.
Objective: The purpose of this study to examine the characteristics of substance use (SU) and its relationship with psychiatric symptoms, emotion regulation and attachment in youth and young adults with substance abuse in the southeast region of Turkey who have been exposed to repetitive trauma. Method: Forty-four patients with substance use complaints completed Sociodemographic Form, Addiction Profile Index (BAPI), BAPI-Clinical Form. Association of SU disorder diagnosis with both emotion regulation as measured by the Emotion Regulation Questionnaire (ERQ) and the attachment style as measured by Parent Attachment Tool is evaluated. Results: Our sample consists of 44 male patients a mean age of 23.77 years. All of them can read and write, but none of them are university graduates. The rate of being single in marital status is 66%. 60% of them have a low income level. 45% of them do not work. 25% of the sample meets the addiction criteria. Compared to the addicted and non-addicted groups, the addicted groups had significantly higher scores on inadequate anger control, lack of safe behavior, pleasure-seeking behavior, impulsivity, depression, and anxiety. The non-addicted group had a higher mean for cognitive reappraisal. The non-addicted group had a higher mean for cognitive reappraisal. Inadequate anger control, pleasure seeking behavior and duration of anxiety about substance use were found to be risk factors for addiction. Conclusions: The addicted group is different from the non-addicted group for BAPI subscales and ERQ subscale- a cognitive reappraisal. The current findings expand our understanding of the psychological and behavioral aspects of addiction, especially in provinces such as Şırnak, where traumatic life events are repeated, as there are many risk factors for SUD.
During the pandemic period, people have used various personal protective equipment including gloves, face mask and face shields. Among them, disposable face mask plays a critical role to control the spread of COVID-19. Hence, there is an urgent need to evaluate and suspend such waste materials from environment. Herein, we have investigated the potential use of disposable face mask as oil sorbent material for efficient oil/water separation due to their hydrophobic/oleophilic characteristics. Some structural characterization techniques are employed to examine the face mask. A number of tests including absorbency, oil/water separation stability in oils and waters, selective removal of oils in different water medium have been systematically investigated. The outcomes show that waste face mask have great potential in the field of oil-water separation that achieve selectively separate the oil from oily wastewater.
Fingerprints are one of the most important types of evidence in crime investigation due to their permanency, uniqueness, and ease of enhancing. Demonstrators usually prefer hiding their identities by covering their faces in illegal events such as throwing stones at security forces or at businesses and residences so as to damage property. Once the fingerprints are detected on stones, it could be possible to reach the perpetrators. However, there is insufficient research about recovering fingerprints on stones and their subsequent reliability. In this study, fingerprints left on 12 different kinds of stone surface were held for 1, 3, and 5 days respectively, after which it was sought to determine whether or not suitable fingerprints could be recovered for comparison. In this study, As a result of various chemical applications in the laboratory on 12 different types of stones, it was revealed that fingerprints with sufficient characteristics could be obtained from various stone types. Fingerprints of good quality were made visible with cyanoacrylate fuming method, particularly on stones with smooth surfaces and minimal porosity such as the outer surfaces of red brick, marble, mosaic, ceramic, tile and granite. After more than a hundred and thirty years, fingerprints still remain to be considered as one of the most important sources of evidence. It is evaluated that fingerprints developed from stones which were thrown during an assault could be instrumental in identification of a perpetrator.
Fingerprints are one of the most important scientific proof instruments in solving forensic cases. Identification in fingerprints consists of three levels based on the flow direction of the papillary lines at the first level, the minutiae points at the second level, and the pores at the third level. The inadequacy of existing imaging systems in detecting fingerprints and the lack of pore details at the desired level limit the widespread use of third-level identification. The fact that fingerprints with images based on pores in the unsolved database are not subjected to any evaluation criteria and remain in the database reveals the importance of the study to be carried out. In this study, different from classical fingerprint identification methods, a direct pore-based identification system for fingerprint matching is proposed with the dataset created by using the Docucenter Nirvis device and Projectina Image Acquisition-7000 software as a hyperspectral imaging system where pores were visualized more clearly. Although difficult from an operational perspective, the pores in the 800 fingerprints in the database were manually marked for the accuracy of the results. Next, by using a scoring based on iterative closest point algorithm, latent fingerprints were found. Results suggest that the higher the number of pores examined and the more accurately the pores were marked, the higher the hit score. At the same time, query results showed that the scores of other sequential fingerprints in the database which came after the matching fingerprint were even lower.
Çocukların suça itilmesi, yetişkin suçluluğundan ayrı olarak ele alınması gereken, öncül risklerinin ve meydana getirdiği zararların tespit edilerek önlenmesi gereken bir kavramdır. Bir çocuğun suçlu olarak doğmasından veya özgür irade ve isteği ile suçlu olmasından söz etmek mümkün görünmemektedir. Suça itilme çocuğun kişilik özelliklerinin ve sosyo-kültürel kazanımlarının oluştuğu toplumsallaşma süreci ile doğrudan ilişkili bir kavramdır. Toplumsallaşma sürecinde karşılaşılan risk faktörleri ve koruyucu faktörler çocuğun suç ile olan ilişkisini belirlemektedir. Suça itilme çocuğun bireysel özelliklerinin yanı sıra toplumsallaşma süreçlerinden ve toplumsal olaylardan etkilenen bir süreci ifade etmektedir. Önemli toplumsal olaylar olan savaşlar, ekonomik krizler, salgın hastalıklar kişilerin ve toplumların suç ile olan ilişkisine olumlu veya olumsuz anlamda etki etmektedir. Son zamanlarda görülen en önemli küresel olaylardan biri olan Covid-19 pandemisi ile ilgili yapılan araştırmalar insanların bu süreçten fizyolojik, psikolojik, ekonomik, sosyo-kültürel anlamda etkilendiğini ortaya koymaktadır. Pandeminin toplumsallaşma süreçleri içerisinde ne gibi bir rol oynadığı ve suça itilmeyi etkileyip etkilemediği de ayrıca merak edilen konulardandır. Bu çalışmada Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı Çocuk Suçları Soruşturma Bürosunda, pandemi öncesi ve pandemi dönemi olarak belirlenen tarih aralıklarında açılan soruşturma dosyaları incelenerek Covid-19 pandemisi ile suça itilme arasındaki ilişki incelenmiştir.
The primary aim of this study is to review the transformation of occupational health and safety (OHS) practices in the digital age, particularly in light of the onset of Industry 4.0. The study seeks to understand the emergence of OHS 4.0 methodologies and their implications for enhancing performance, reducing risks, and addressing workplace challenges. The overarching objective is to explore the innovations in the OHS domain influenced by digitalization and ascertain the benefits and challenges of integrating digital methodologies into OHS practices. A comprehensive literature review was conducted, scanning multiple sources to gather insights on the innovations brought about by digitalization in the OHS domain. The study further analyzed contemporary research and application areas of new technologies in occupational health and safety. Findings from the study confirm that the integration of digital technologies into the OHS domain can lead to a significant reduction in workplace accidents. However, as workplaces embrace digital processes, new types of risks emerge for employees. In adapting to digitalization, there are recognized challenges in areas like privacy, security, clarity, and responsibility. Digitalization has redefined the landscape of OHS, ushering in an era of OHS 4.0. While the digital methodologies offer significant advantages in reducing workplace accidents and enhancing performance, they also present new risks and challenges. As the workplace undergoes rapid changes due to technological advancements, there's a pressing need to develop OHS approaches that align with the demands of the modern age, ensuring that health and safety remain paramount amidst uncertainties in applicability.

/ 37
2 / 37