Tarama Sonuç Kümeleri
Kümeler aramadaki ilk 100 sonuca göre oluşturulmuştur.

Tümünü Listeye Ekle
Blockchain teknolojisi genel anlamda bir merkezi yapı veya çalışma ortamlarını ortadan kaldırarak teknolojinin yardımı ile yaratılan güvenin sanal ortamda sağlanması olarak bilinmektedir. Blockchain, kimlik tanınmasından sigorta faaliyetlerine kadar geniş ve güvenilir bir alana hitap etmektedir. Blockchain’in en geniş konusu kripto paralar olarak geçmektedir. Kripto paralar günümüzde bir sistem üzerinde olması ve güvenilirliğin tartışılması hala günümüzde konuşulmaktadır. Bu makalede Blockchain teknolojisinin finans ve kamu sektörlerine yansımaları araştırılıp tartışılmış ve yönetim açısından değerlendirilmesi yapılmıştır. Blockchain teknolojisinin bu iki sektöre sağladığı avantajlar kadar dezavantajları da bulunmaktadır. Finans sektöründe en çok bankacılık bölümünü etkilemiştir. Bankacılık geçmişe göre teknolojinin artması ile birlikte gelişmiş ve günlerce süren işlemleri aynı gün içerisinde hatta aynı dakika içerisinde yapılabilir hale gelmiştir. Hesaplar arası para aktarımı çek bozdurması vergi borçları ödeme fatura ödeme gibi işlemlerin kolay hale geldiğini görmekteyiz. Kişilerin yaşantısında dijital bir kimliğinin olması kamu kurumları için işlerin daha kolay yürütülmesini sağlar. Bu kimlik sayesinde özel ve kamu kurumlarında tanınmışlık kolaylaşmıştır. Blok zincirin etkisinin büyük olması gelecekte daha iyi şeylerin olacağının habercisi olarak görülmektedir.
This article presents a brief history of blended learning and emphasizes its importance in English language teaching and learning contexts dealing with it as a way of empowering the efficiency of educational activities by promoting learning and its outcomes with the implementation of literature review as a research method to gather the essential data, evaluate, and analyse the existing research studies to develop a solid theoretical framework of blended learning and its importance in English language teaching. Blended learning is regarded as a comparatively new trend in education that integrates traditional way of instruction with computer technologies. The article also reveals that blended learning approach could be implemented effectively to improve students’ speaking, listening, reading, and writing skills along with their pronunciation, vocabulary knowledge, and grammar. It has an undeniable positive impact on learning contexts and more importantly, it could increase students’ motivation, autonomy, engagement, and involvement in educational activities both offline and online resulting in a sense of responsibility and independence.
Antik Yunan dünyasında, şehrin içinde işlenen cinayet gibi kötü eylemlerden ötürü kalıcı hale gelen ve zamanla büyüme potansiyeli taşıyan bir leke anlamına gelen ‘miasma’, birçok klasik tragedya için sıklıkla gönderme yapılan bir kavramdır. Miasma, yapısı itibarı ile kötü bir çağrışıma sahip olduğu ve kötü eylemlerin sonucu olarak meydana gelen bir durum olduğu ölçüde felsefi kötülük problemi üzerinden düşünülebilir haldedir. Bu çalışmada amacımız, miasma kavramına dair salt bir kavram analizi yapmak yerine, bu kavramı Güney Amerika sinemasının son dönemdeki göze çarpan filmlerinden biri olan Sürü (La Jauría) filmindeki karakterlere odaklanarak incelemektir. Çekimleri Kolombiya’nın ormanlarında gerçekleştirilen ve Kolombiyalı yönetmen Andrés Ramírez Pulido tarafından yönetilen 2022 yapımı Sürü filmi, kanun dışı işlere bulaşmış gençlerin hayatlarına odaklanan bir psikolojik dram filmidir. Temel olarak mahkumları rehabilite etmek üzere özel olarak tasarlanmış bir ıslah evinde geçen filmin baş karakteri Eliu’nun trajik öyküsü, temelde Antik Yunan tragedyalarında sıkça atıf yapılan miasma, arınma (katharsis) ve vecd (ekstasis) kavramlarını incelemek için son derece uygun bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu analizi yapmak için, Sürü filmindeki olay akışını göz önüne alarak önce tarih içerisinde kullanılan miasma’nın çeşitli bağlamlarına değineceğiz. Daha sonra miasma kavramının kötülük problemiyle olan ilişkisine göz atacağız. Son olarak da miasma’nın bir bakıma panzehiri olarak görülen arınma kavramının olanaklarını ele alacağız.
The aim of this research is to systematically review the effectiveness of gamification technologies in biology education, which have been explored in various research studies conducted in different fields in recent years. Within this objective, a general overview of gamification usage in the field of biology education has been provided, focusing on research articles published in nationally and internationally important journals indexed in relevant databases. The research approach is a descriptive qualitative systematic review. To accomplish the research aim, articles related to "biology," "biology learning," "biology teaching," "game," "gamification," and "game-based learning" were examined using various combinations of keywords between January 2010 and December 2022 in databases such as Web of Science (WoS), SCOPUS, and TR index. The data obtained in the research were analyzed using both inductive analysis of descriptive data and analytic themes. According to the results obtained from the research, gamification has been found to have a significant impact on biology education. It has been observed that gamification technologies have positive effects on students' cognitive, social, and personal skills, enhancing motivation and supporting the learning processes in biology education. Furthermore, gamification technologies have been highlighted for their advantages in increasing learning effectiveness by providing student-centered and interactive learning experiences. However, it was also determined that gamification practices have certain disadvantages and challenges. It is believed that this systematic review will shed light on further studies and applications related to gamification practices in biology education, contributing to the field of educational sciences and technologies.
In this study, classroom management control levels of English teachers were determined and examined in terms of various variables. Classroom management control levels are directly related to the educational philosophy and pedagogical training adopted by teachers. Classroom management control approaches are of critical importance in the language teaching activities of English teachers. In order to determine the classroom management control levels of teachers, the survey design, which is one of the quantitative research methods, was used in the research. The sample of the study consists of 60 English teachers working at high school and secondary school level in Diyarbakır, which was determined by criterion sampling method. The data of the research were obtained with the "Control Level Questionnaire" in January 2023. Findings of the study showed that the classroom management control levels of English teachers were mostly at medium level and it was revealed that English teachers working in schools in regions with high socio-economic status had lower levels of control. In addition, it was determined that the classroom management control levels of English teachers did not change according to their gender, level of school, education level, type of faculty they graduated from, professional seniority and class sizes.
Bu çalışmada Orta Çağ’a tarihlendirilen Van Kalesi Höyüğü insanlarının dişlerinden elde edilen verilerle odontometrik analiz yapılmış ve çağdaşı topluluklarla olan ilişkisi saptanmaya çalışılmıştır. Çalışmada 56 kadın ve 69 erkek olmak üzere toplam 125 erişkin bireyin 1251 adet dişi üzerinde çalışılmıştır. Çalışmada dişlerden mesiodistal uzunluk (MD) ve buccolingual genişlik (BL) ölçüleri alınmıştır. Alınan ölçülerden taç alanı, taç endisi ve taç birim endisi değerleri hesaplanmıştır. Tüm hesaplamalardan sonra genel olarak erkeklerin diş boyutlarının kadınların diş boyutlarından daha büyük olduğu görülmüştür. Buna karşın istatistiksel olarak cinsiyetler arasında dişin şeklini karakterize eden taç endis değerlerinde anlamlı bir fark bulunmamıştır. Taç endis değerlerinin dışında kalan tüm ölçüler için, üst çenede Pm2, Pm1, C ve I2, alt çenede ise M2, Pm1 ve C’de istatistiksel olarak bir fark görülmüştür. Buna karşın üst çenede M3, alt çenede M1 ve I2’de tüm ölçüler için anlamlı bir fark bulunmamıştır. SPSS programı kullanılarak yapılan kümeleme analizi sonucunda elde edilen fenogram iki ana gruba ayrılmaktadır. İlk grupta Tefenni, Yarımburgaz, Ayatekla, İznik, Van Kalesi Höyüğü, Minnetpınarı, Dara ve Güllüdere toplulukları yer alırken ikinci grupta Panaztepe, Çemberlitaş, Topaklı, Kocamustafapaşa ve Adramytteion toplulukları bulunmaktadır. Van Kalesi Höyüğü, İznik, Minnetpınarı ve Dara topluluklarıyla aynı kümede yer almaktadır. Bu kümenin, Ayatekla, Tefenni ve Yarımburgaz topluluklarının yer aldığı kümeye de en yakın küme olduğu gözlenmiştir. Fenogramdan çıkan sonuçlarda genel olarak Van Kalesi Höyüğü insanlarının Anadolu’nun güneyi ile ilişkisinin daha fazla olduğu net bir biçimde görülmektedir. Bunun sebebi, siyasi karışıklıktan dolayı 11. yy başlarında bölge insanlarının Anadolu’nun iç ve güney kesimlerine ve hatta Suriye ve Bulgaristan’a kadar göç ettirilmesinden kaynaklanıyor olabilir.
Tüketici beklentileri doğrultusunda ortaya çıkan retro tasarım yönelimleri, tasarımın doğasında var olan sınırsız seçenekler arasında deneyimleri temel alması açısından özel bir yere sahiptir. Genel manada geçmişe ait unsurların modern tasarım öğeleri ile birlikte kullanımı olarak ifade edilebilecek olan retro tasarım, üründe nostalji hissini vurgulamaktadır. Ayrıca retro öğeler bir topluma ait değerlerin modern dokunuşlarla yeniden kullanımına imkân vererek kültürel canlılığı da korumaktadır. Özgün ve kimlik sahibi tasarımların üretilmesinde esneklik sunan bu yöntemde kültürel ve tarihi değerlere ait geometrik desenler ön plana çıkarılmıştır. Ürün tasarımında bir kimliği barındıran yüzey tasarımları ürüne özgün bir dokunuş olma özelliği ile sınırlı kalmayıp bir kültürün ve tarihin de görünür olmasına katkı sunmaktadır. Bu çalışmada, ihtişamlı Anadolu tarihinden izler taşıyan geleneksel geometrik desenlerin retro tasarım öğesi olarak kullanımı amaçlanmış ve bu kapsamda erken dönem Osmanlı mimarisi olan Bursa Yeşil Camii cümle kapısında yer alan geometrik desenler analiz edilerek endüstriyel ürünlerin yüzey tasarımlarında kullanımı sağlanmıştır. Bu amaçla Bursa Yeşil Camii cümle kapısında yer alan tarihi desenin çizim süreci aşama aşama gösterilmiş ve desenin elde edilme metodu işlem basamakları ile ortaya konulmuştur. Elde edilen desen çevrimiçi modelleme araçları ile örnek ürünlere uygulanmış, bu sayede geometrik desenlerin modern formlara sahip ürünler üzerinde oluşturduğu Retro etkisi değerlendirilmiştir. Birçok birimin bir araya gelerek sonsuza kadar uzaması ve farklı renk kombinasyonlarının sağladığı sınırsız özgürlük bu desenlerin endüstriyel ürünlerde esnek bir şekilde kullanımına imkân sunmaktadır. Sonuçta tarihi geometrik desenlerin özgün ve estetik ürün geliştirme sürecinde kullanılabileceği, bu sayede rekabet gücü yüksek, kimlik sahibi ürünlerin üretilebileceği öngörülmektedir. Bu ürünlerin, aynı zamanda Anadolu tarihi ve kültürünün de canlı tutulabilmesinde kıymetli bileşenler olabileceği değerlendirilmektedir.
Devletler, dışişleri bakanlıklarının diplomatları dışında farklı resmi ve resmi olmayan kurumlar aracılığıyla da diplomasinin halka dönük versiyonu olarak kabul edilen kamu diplomasisine ait bir uygulama alanı olan eğitim diplomasisi faaliyetleri icra etmektedirler. Bu çalışma resmi kurumlar arasında yer alan Milli Eğitim Bakanlığının (MEB) yurtdışı teşkilatlarında diplomatik misyon yüklenen Eğitim Müşavirliklerini ve müşavirliklerde görev alan üst düzey pozisyonda çalışan Eğitim Müşavirlerini analiz etmektedir. Yurtdışı eğitim faaliyetlerine dair sorumluluk üstlenen Eğitim Müşavirlikleri, aynı zamanda ülkeye gelen öğrenci kapsamında uluslararası öğrenci temini, giden öğrenci kapsamında da devlet bursu ya da münferit çabalarıyla giden öğrencilere hemen her aşamada profesyonel kamu desteği sunmak gibi görevler üstlenirler. Bir yumuşak güç parametresi olarak kabul edilen ve bu nedenle çıktılarının uzun vadede alındığı bilinen eğitim diplomasisinin daha sağlam bağlar kurduğu bilinmektedir. Bu çalışmada eğitim ile diplomasi ilişkisi analiz edilmiştir. Çalışmanın amacı esasen diplomasi ile ilişkilendirilen ve bir aktör olarak kabul edilen Eğitim Müşavirlerinin görev ve sorumluluk alanlarında eğitim diplomasisinin ne boyutta önemli olduğunu ortaya koymaktır. Çalışmanın amacına hizmet etmek üzere literatür taraması ve içerik analizi yöntemleri tercih edilmiş ve bu çerçevede çalışma kaleme alınmıştır. Bu bağlamda öncelikle diplomasi ve eğitim perspektifinde Eğitim Müşavirlerinin görev ve sorumluluk alanları içerisinde eğitimin diplomasi boyutu büyük önem taşımakla birlikte devletler arası ilişkilerde eğitim diplomasisinin farklı bir pencere açtığı kaydedilmiştir. Çalışmada, pek de göz önünde olmayan ve fakat eğitim diplomasisine değerli katkılarda bulunan Eğitim Müşavirlikleri ve Eğitim Müşavirlerinin rolleri tartışılmış ve nihayetinde eğitim diplomasisinin uygulayıcıları olarak Müşavirlerin eğitim diplomasisi bilinçli olmalarını sağlayacak bir akademi kurulması tavsiye edilerek literatüre katkı sunmak amaçlanmıştır.
Artificial intelligence can be defined as the ability to reason, conduct judgments, and integrate these processes in a manner that contrasts with the natural characteristics of human intelligence, developed by interactive systems and information technology. The increasing presence and expanding application areas of artificial intelligence today have led to a parallel rise in damages resulting from interactions with humans or other systems. This escalation highlights the absence of a specific legal procedure for the autonomous actions of artificial intelligence and the resulting damages. This situation raises questions about the applicability of criminal liability to artificial intelligence and how this applicability could serve as a complement within the doctrines and general theories of criminal law. In the context of the legal status of artificial intelligence technologies, the identification of responsible parties for crimes committed by these technologies and the evaluation of these factors in the criminal justice process represent significant gaps in criminal law. This study addresses these and similar legal questions within the framework of the fundamental principles and doctrines of criminal law. It aims to provide an in-depth analysis of how the role of artificial intelligence in criminal law will be defined, how this new and complex legal area will be structured, and what legal frameworks are necessary. In this context, the comprehensive examination of how artificial intelligence technologies will find their place in criminal law, the structuring of this new and intricate legal area, and the formation of related legal frameworks will contribute to the development of criminal law doctrines and guide future legal regulations in filling existing gaps. This study represents a significant step in understanding the role of artificial intelligence in criminal law and offering solutions to the challenges encountered in this field.
The rapidly changing nature of technology, the rise of digital games, and the constant evolution in the field of advertising have emphasized the significance of advergames (the fusion of gaming and advertising). This study aims to examine the potential effects of advergames on consumer behavior. The research was conducted through a documentary review method. Existing literature sources were meticulously reviewed to analyze the role of advergames in the advertising industry and their potential effects on consumer interest and purchase behavior. As a result of this review, strong evidence was obtained indicating the significance of advergames on consumer behavior. Advergames, by combining elements of entertainment, advertising, and gaming, generate positive emotions among consumers and stimulate increased interest in products and services. Additionally, the use of advergames was observed to potentially increase consumers' conscious or subconscious desire to purchase products or services. This research highlights the need to consider advergames as a potential factor in advertising strategies and their potential to significantly influence consumer purchase behavior. The role of advergames in the advertising industry is growing, and it is suggested that they may find a more prominent place in future marketing strategies. This study aims to contribute to the understanding of the impact of advergames on consumers and may pave the way for further research in this field.
This study focuses on the critical role that school principals play in achieving educational objectives. The research highlights the necessity for school administrators to adopt various leadership styles to meet both institutional and individual needs. These leadership approaches have the potential to shape the overall atmosphere of the school and enhance the motivation and performance of teachers and students. The study draws attention to the personal and psychological characteristics of school principals, particularly the sense of loneliness they encounter in both their professional and private lives. This sense of loneliness is discussed in terms of how it can affect school principals' leadership activities, leading to issues in school communication and relationships, failure to fulfill responsibilities, and even weakening of leadership skills. The research thoroughly examines how the psychological states and leadership styles of school principals impact school management and the quality of education. It emphasizes the importance of supporting the psychological well-being of school principals to maximize positive effects on teachers and students and minimize potential negative impacts. In this context, the development of support systems and professional development programs for school principals is suggested. The research underscores the necessity for school principals to adapt their leadership styles to accommodate both the general characteristics of the school and the individual needs of teachers and students. The personal and psychological traits of school principals, especially the loneliness experienced in both work and personal life, are major topics of discussion. This loneliness can lead to problems in school communication and relationships, an inability to fulfill responsibilities, and a negative impact on leadership skills. The study also explores how the psychological states of school principals affect their leadership and management skills. It concludes that providing both personal and professional support is vital for school principals to exhibit effective leadership in achieving educational goals. This support is thought to enable them to meet their individual needs and enhance the overall success of the school.
Bir dilin bilimsel ve akademik alanda işlevsel olarak kullanımı ve dilin akademik olarak gelişimi, o dilin dünya dilleri arasında yer almasına katkı sağlayacaktır. Türkçenin, eğitimde ve akademik dünyada işlevsel kullanımı ve uluslararası bir bilim dili olması yolunda özellikle lisans ve lisansüstü programlara devam eden/edecek uluslararası öğrencilere akademik Türkçe öğretimi ciddi bir gerekliliktir. Her yıl Türkiye’ye ön lisans, lisans ve lisansüstü eğitim için çok sayıda uluslararası öğrenci gelmektedir. Dünyanın her yerinden, tüm bilim alanlarında ve dallarında eğitim için Türkiye’ye gelen uluslararası öğrencilerin Türkçenin bir bilim dili olarak gelişmesine önemli katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Bu sebeple “Akademik Türkçe Öğretimi” programları bu hususlar dikkate alınarak planlanmalı ve hazırlanmalıdır. Ön lisans, lisans ve lisansüstü eğitim için Türkiye’ye gelen uluslararası öğrenciler, Türkçe Öğretim Merkezlerinde (TÖMER) A1, A2, B1, B2, C1 ve C2 seviyelerinde Türkçe öğrenimlerini görseler de öğrencilerin devam edecekleri alan ve programlara özel akademik-bilimsel terim ve kelime öğrenimleri ile dil becerilerini akademik alanda kullanmaları yeterli düzeyde değildir. Uluslararası öğrencilerin; okudukları Türkçe akademik bir yazıyı veya dinledikleri bilimsel bir sunumu anlamlandırmaları, Türkçe akademik yayın yapabilmeleri ve daha fazla bilimsel etkinliklere katılımları için yeterli akademik Türkçe eğitimi almaları gerekmektedir. Çalışmanın amacı, Türkiye’ye eğitim için gelen uluslararası öğrencilere akademik Türkçe eğitimi verilmesinin ihtiyaç ve gerekliliğini ortaya koyarak, farklı disiplinlere göre hazırlanacak materyallerin akademik Türkçe eğitimine etkisine, uluslararası öğrencilerin Türkçeyi akademik ve bilimsel alanda işlevsel olarak kullanmalarına ve dolayısıyla Türkçenin bir bilim dili olarak gelişimine katkıda bulunmaktır. Çalışmanın veri kaynaklarını; ilgili literatür, YÖK istatistikleri, Gazi Üniversitesi TÖMER tarafından uluslararası öğrenciler için hazırlanan “Akademik Türkçe-1 ve Akademik Türkçe-2: Yazma” kitapları, Halit Karatay’ın editörlüğünü yaptığı “Akademik Türkçe” kitabı ve ‘akademik Türkçe öğretimi’ üzerine yapılmış bilimsel çalışmalar oluşturmaktadır. Bir nitel araştırma olan bu çalışmada öncelikle; doküman incelemesi yöntemiyle alanyazın taraması yapılmış, belirtilen kaynaklardan, ön lisans, lisans ve lisansüstü öğretime devam eden uluslararası öğrencilerin, bulundukları bilim alanı ve dalları ile ilgili istatistikî veriler incelenmiştir. Daha sonra çalışmanın kaynaklarını oluşturan kitaplardan elde edilen bulgular, bilimsel alan ve dallara göre akademik Türkçe öğretimi açısından analiz edilmiş, değerlendirmeler ve yorumlar yapılarak önerilerde bulunulmuştur.
Despite plants being of great importance for life on Earth, they are often overlooked. This oversight, known as "plant blindness" (a cognitive bias where people tend to ignore plant species), has increased over time as students prefer spending their leisure time with modern media rather than nature. "Plant blindness" describes the inadequacies of individuals in identifying and appreciating plant diversity, highlighting a significant gap in biology education, especially considering the central role of plants, critical components of photosynthesis, in ecosystems. However, current pedagogical tools fall short in comprehensively evaluating students' plant awareness. The purpose of this research is to develop new pedagogical approaches and assessment strategies to overcome the phenomenon of "plant blindness" in the field of education. Plant blindness encapsulates the deficiencies in individuals' abilities to recognize and evaluate plant diversity, exposing a notable deficiency in biology education. The focus of the research is to enhance students' knowledge and awareness of plants, thereby making them more sensitive and conscious individuals towards nature. The research aims to examine plant consciousness in four main dimensions: visual perception of plants, classification of plants, basic plant knowledge, and attitudes towards plants. The findings of this research are expected to shed light on new pedagogical approaches and assessment strategies proposed to overcome "plant blindness" in biology education. Additionally, the research aims to encourage students to better understand nature and the critical roles plants play in ecosystems, motivating them to take environmental responsibility. Moreover, it aims to provide biology teachers and educators with information and tools to enrich their lesson plans and teaching methods. This study will be an important step in the fight against plant blindness and will enhance future generations' respect and awareness of biological diversity.
Türk siyasi hayatında yeni bir dönemi aralayan Demokrat Parti (DP) söylemleriyle siyasal tabanını genişletmiş ve 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelmiştir. Merkez sağda kendini konumlandıran parti muhafazakâr anlayışın siyasal düşüncedeki temsilcilerinden biri olmuştur. II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) dünya siyasetinin önemli güç dengeleri olarak ortaya çıkmıştır. Bu iki güç karşısında dış politikasına yön vermeye çalışan Türkiye, Sovyetlerin yayılmacı tutumu karşısında (Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yenilenmesi, Kars ve Ardahan’ın talep edilmesi) ABD ve batılı devletlerden yana tavır almıştır. Türkiye’nin batılı devletlerden yana izlediği dış politika uygulamaları DP döneminde de uygulanmaya devam etmiştir. Çalışma, bu noktadan hareketle siyasal alanda muhafazakâr çizgide konumlanan DP’nin Türk dış politikasında izlediği stratejiyi, muhafazakâr düşünce anlayışı doğrultusunda incelemeyi ve bu doğrultuda değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma sonunda devletin temsil gücü ve güvenliği, kendi kaderini tayin etme, eşitlik, milli değerleri koruma gibi konularda yapılan icraatlar muhtemel sonuç olarak karşımıza çıkacaktır.
The aim of this study is to examine the social skill levels of secondary school students according to various variables. In this quantitative study, screening model was adopted. The study group consists of students continuing their education in secondary education institutions affiliated to the Ministry of National Education. The sampling group determined by convenient sampling method consists of 285 females and 245 males, totalling 530 participants. The Matson Evaluation of Social Skills with Youngsters (MESSY) developed by Matson, Ratatory and Helsel (1983) and adapted into Turkish by Erdoğan (2002) was used as the measurement tool. Kolmogorov-Smirnov normality test was applied to the obtained data and although the results of the test did not show normal distribution, it was accepted that the data had a normal distribution because the skewness and kurtosis values were between -3 and +3. In the light of these results, independent sample test (T-test) and one-way analysis of variance (One-Way ANOVA) were applied to the data obtained. According to the results of the data analysis, Welch values were taken into consideration depending on the homogeneity assumption of the data and Games-Howell test, one of the Post Hoc tests, was applied as a second level test. The findings were evaluated according to p<0.05 significance value. Depending on the gender variable, a statistically significant difference was found in the sub-dimensions of social adjustment, overconfidence, and inappropriate assertiveness. Statistically significant differences were found in social adjustment, positive social behaviour, social communication, overconfidence sub-dimensions and social skills total scores depending on the variable of doing sports. Statistically significant differences were found in social adjustment, overconfidence, inappropriate assertiveness sub-dimensions depending on the class variable. As a result, the social skill levels of students continuing their education in secondary education institutions vary according to various variables.
Türbe, mezar yapıları ve mezar taşları üzerine yazılmış Sanat Tarihi, Arkeoloji, Tarih ve Mimarlık gibi bilim alanlarında çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Günümüzde bazı yazılım programları kullanılarak bu alanda yapılmış çalışmalar çeşitli verilerle kategorize edilebilmektedir. Bu durum akademik çalışma yapan bilim insanlarının güncel kaynağa ulaşmasını kolaylaştırmakla beraber çalışmaları toplu olarak analiz edebilme kolaylığı da sunmaktadır. Ayrıca alan çalışmalarının geçmişten günümüze irdelenmesine imkân tanır. Literatürde türbe, mezar yapıları ve mezar taşları çalışmalarının genel yapısının ve özelliklerinin bibliyometri yasaları çerçevesinde belirlenmesine yönelik güncel çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bundan dolayı bu çalışmanın amacı türbe, mezar yapıları ve mezar taşları alanında yayımlanan makalelerin bibliyometrik özelliklerinin belirlenmesidir. Konuya ilişkin yapılan akademik çalışmaların uluslararası düzeyde bilime katkısı ve çalışmaların uluslararası yayım sıralamasındaki yerinin belirlenmesi bilim alanları açısından oldukça önemlidir. Web of Science Core Collection veri tabanında “Tomb-Tombs”, “Gravestone-Gravestones”, “Tombstone-Tombstones” anahtar kelimeleri “or” seçeneği kullanılarak taranmış ve 70 makale ile karşılaşılmıştır. 94 yazarın çalıştığı bu makalelerden 45 tanesi tek yazarlıdır. 25 makale ise ortak yazarlı çalışmalardır. Analiz bulguları göstermektedir ki Web of Science Core Collection veri tabanında indekslenen ve bu alanda yapılmış ilk makale 2007 yılında yayımlanmıştır. Bu nedenle başlangıç tarihi 2007 olarak kabul edilmiş 2023 yılı ise henüz bitmediğinden zaman periyoduna dahil edilmemiştir. Konuya ilişkin en çok makale ise Milli Folklor, Olba ve Belleten dergilerinde yayımlanmıştır. Elde edilen bulgulara göre disiplinler arası akademik işbirlikleri Sanat Tarihi alan yazınında uluslararası görünürlüğü arttıracağı öngörülmektedir.
Bu araştırma çocuklarda fiziksel aktiviteye karşı tutumun dijital bağımlılık ve obezite ile ilişkisine etkisi ile birlikte bazı değişkenler açısından incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya 10-14 yaş durumunda bulunan farklı demografik özelliklere sahip ortaokul eğitimine yüz yüze devam eden 369 birey katılmıştır. Araştırmada ilk bölüm araştırmacı tarafından geliştirilen kişisel bilgi formu, ikinci bölümde katılımcıların dijital bağımlılık düzeylerini belirlemek amacıyla Hawi ve arkadaşları (2019) tarafından geliştirilen, Kaçmaz ve arkadaşları (2023) tarafından Türkçe’ye uyarlanan Çocuklar için Dijital Bağımlılık Ölçeği (ÇDBÖ), üçüncü bölümde ise Simonton ve arkadaşları (2021) tarafından geliştirilen, Uyhan ve arkadaşları (2023) tarafından Türkçe uyarlaması yapılan Çocuk ve Gençlerde Fiziksel Aktivite Tutum Ölçeğinden (ÇGFATÖ) oluşmaktadır. IBM SPSS 22.0 programı kullanılarak verilerin analizi yapıldığı bu çalışmada frekans, yüzde, aritmetik ortalama, standart sapma, Cronbach alpha gibi hesaplamalar yapılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testi ile incelenmiştir. Yapılan analiz sonucunda verilerin normal dağılım göstermediği belirlenmiştir. Bunun sonucunda düzey sayısı iki olan değişkenler için Mann-Whitney U testi, düzey sayısı üç ve daha fazla olan değişkenler için Kruskal-Wallis H ile Spearman Korelasyonu analizi kullanılmıştır. Çocuk ve gençlerde fiziksel aktivite tutum düzeyi ile cinsiyet, yaş, sınıf düzeyi, aktif sporcu, beden kitle indeksi, dijital araç sayısı, sosyal medya hesabı değişkenleri ayrıca çocuk ve gençlerde fiziksel aktivite tutum ölçeği puan ortalamaları ve dijital bağımlılık ölçeği puan ortalamaları ile beden kitle indeksi puan ortalaması değişkeni arasında yapılan spearman korelasyon analizinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir ilişki olmadığı (p>0.05); dijital bağımlılık ölçeği puan ortalamaları ile cinsiyet, yaş, sınıf düzeyi, sosyal medya hesabı, dijital araç sayısı değişkeni arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir farklılık olduğu sonucuna varılmıştır (p<0.05). Araştırmanın sonucunda özellikle dijital bağımlılık düzeyinin katılımcıların demografik özelliklerine göre anlamlı farklılıklar oluşturduğu ancak çocuklarda fiziksel aktiviteye karşı tutum ve dijital bağımlılık ortalama düzeylerinin obezite durumları ile bir ilişki içinde olmadığı sonucuna varılmıştır.
Kodaly yaklaşımı XX. yüzyılda Macar besteci ve eğitimci Zoltan Kodaly tarafından geliştirilmiştir. Kodaly yaklaşımının yöntem ve teknikleri temel müzik eğitiminin yanı sıra çalgı eğitiminde de kullanılabilir. Bu araştırmada Kodaly yaklaşımı temelli gitar öğretimi üzerine Luke Dunlea tarafından yazılmış “Jigsaw Guitar Course” metodunun fiziksel özellikleri ile gitar öğretimi sırasında izlediği öğrenme sıralamasının ve içeriğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma nitel araştırma yöntemlerine dayalı betimsel bir çalışmadır. Araştırmada literatür incelemesi yapılarak Kodaly yaklaşımı temelli çalgı metotları belirlenmiş ve gitar eğitimi üzerine hazırlanan “Jigsaw Guitar Course” metoduna ulaşılmıştır. Yapılan inceleme sonucunda “Jigsaw Guitar Course” metodunun üç cilt, iki CD ve iki yardımcı kitaptan oluştuğu, üç cildin toplam sayfa sayısının 116 olduğu; metotta oturuş, duruş ve tutuşa dair bilgilerin verildiği ve ilgi çekici görsellerle desteklenerek sunulduğu; melodik öğrenme sıralamasının sol-mi (küçük üçlü) aralığı ile başlayarak sırasıyla pentatonik, pentakord, do majör, sol majör, la minör armonik, mi minör armonik, fa majör, re minör armonik dizilerinde oluştuğu; ritmik öğrenme sıralamasının dörtlük ve sekizlik notalar ve dörtlük sus ile başlayarak 6/8’lik ölçü içerisinde noktalı dörtlük notasının öğretiminin izlediği, metodun üçüncü cildinde ise on altılık, onaltılık ve sekizlik ritim kalıplarına yer verildiği, bu kalıpların pekiştirilmesinden sonra senkoplu ritmik yapıların ele alındığı; metodun kullanılan tellere göre öğrenme sıralamasının 4. tel, 5. tel, 6. tel, 2. tel, 3. tel ve 1. tel olduğu; metotta izlenen sol el parmak numarası öğrenme sıralaması 3-4-2-1 olduğu; metotta izlenen sağ el parmak numarası öğrenme sıralamasının p-i-m-a olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır.
Green consumer behaviours play a significant role in the sustainability of natural resources. In this regard, pre-service science teachers are a key demographic to focus on, in addition to being young consumers themselves. Becausethey will introduce their future students to pro-environmental behaviour. Therefore, this study aimed to explore the effect of love of nature (with the following sub-dimensions: passion for nature (PN), intimacy with nature (IN), and commitment to nature (CN)) and environmental concern (EnC) on green purchasing behaviour (GPB), using a multidisciplinary perspective. In addition to this, the effect of love of nature on EnC was investigated.,. The participants of this study were 228 pre-service science teachers enrolled in freshman, sophomore, junior, and senior years. Data was collected using a questionnaire form with four parts which were demographic form, Love of Nature, Environmental Concern and Green Purchasing Behaviour Scales. Cronbach’s alpha and correlation coefficients and descriptive statistics were calculated and simple and multiple linear regression analysis and confirmatory factor analysises were also performed using SPSS 24 and MPLUS8 programs. Based on the analyses, it was found that IN had positive significant effects on EnC and GPB, CN had positive significant effects on EnC, and EnC had positive significant effects on GPB.
Bu araştırmanın amacı, Kolombiya’nın başkenti Bogota’da bulunan turizm kümesinin rekabet gücünü etkileyen faktörleri incelemektir. Araştırmada öncelikle Bogota’da turizm sektörünün küme oluşturabilecek yoğunluğa sahip olup olmadığı istihdam yoğunlaşma faktöründen yararlanılarak ve turizm sektöründeki işletmelerin Bogota’daki yoğunluğu incelenerek analiz edilmiştir. Ardından Bogota turizm kümesinin rekabet gücünü etkileyen faktörler M. Porter’ın Elmas Modeli (1990) ile analiz edilmiştir. Yılda ortalama 11 milyon turist çeken kentte, gastronomi ve iş turizmi kümelerinin varlığı turizm kümesine faaliyet zenginliği sağlamaktadır. Sektörde kayıt dışılığın yüksek olması, ülkede girişimcilik seviyesinin düşük olması, yüksek yolsuzluk algısı ve yüksek vergi yükü daha rekabetçi bir turizm sektörünün oluşmasının önündeki engellerdir. Dünya çapında turizm talebindeki artış ve Kolombiya’da çatışmalara son veren barış sürecinin başlaması sektörün sahip olduğu fırsatlar olarak değerlendirilebilir.
Organizasyonlar, içinde artan çeşitlilik ve karmaşıklığın karakterize edildiği günümüzün çağdaş manzarasında, iletişim, destek ve muhalefet konularına büyük önem verilmektedir. Bu kavramların önemi göz önüne alındığında, bu çalışma, yönetsel destek ile örgütsel muhalefet arasındaki ilişkiyi incelemeyi ve aynı zamanda örgütsel çekiciliğin aracı rolünü de göz önünde bulundurmayı amaçlamaktadır. Bu amaca ulaşmak için, çalışmada 323 kamu görevlisinden oluşan bir örneklemden veri toplamak için anket yöntemi kullanılmıştır. Toplanan veriler daha sonra istatistiksel yazılım paketi SPSS 24 kullanılarak analiz edilmiştir. Analizin sonuçlarına göre ilk olarak yönetici desteğinin hem örgütsel muhalefet hem de örgütsel çekicilik üzerinde olumlu bir etki gösterdiği belirlenmiştir. Ayrıca analiz, örgütsel çekicilik ve örgütsel muhalefet arasındaki ilişkinin pozitif olduğunu göstermiştir. Çalışma ek olarak yönetici desteği ve örgütsel muhalefet arasındaki ilişkide örgütsel çekiciliğin aracılık etkisini de tespit etmiştir. Kamu sektöründe yönetici desteği, örgütsel çekicilik ve örgütsel muhalefet arasındaki ilişkiye daha önce değinilmemiş olması literatürdeki boşluğu dolduracaktır. Elde edilen bulgular başta kamu kurumları olmak üzere çağdaş organizasyonlarda yönetici desteği, örgütsel çekicilik ve örgütsel muhalefet arasındaki karmaşık dinamiklere ışık tutarak literatüre katkı sunmaktadır.
Bu proje raporunda, ilk olarak hızlı şarj istasyonları için ele alınan çok seviyeli dönüştürücü topolojileri ve modülasyon teknikleri kapsamlı bir literatür taraması ile kategorize edilmiştir. Daha sonra üç seviyeli diyot kenetlemeli AA/DA doğrultucu tasarlanmış ve çeşitli modülasyon teknikleri ile test edilmiştir. Hızlı şarj istasyonlarında uygulanması düşünülen diyot kenetlemeli doğrultucunun çıkış akım ve gerilim dalgalanmasının IEEE standartlarında olması, nötr nokta gerilim dengesini koruması, şebekeden çekilen akım harmoniğinin standartlara uygun olması, güç faktörünün 1 olması ve doğrultucunun verimli çalışması çok önemlidir. Bu doğrultuda, bu çalışmada ele alınan doğrultucunun standartlara uygun çalışabilmesi için yeni bir modifiye edilmiş taşıyıcı tabanlı hibrit frekanslı Darbe Genişlik Modülasyonu (DGM) yöntemi de önerilmektedir. Önerilen yöntem için TMS320F28379D sayısal işaret işleyicisi kullanılarak bir yazılım geliştirilmektedir. Geliştirilen yöntem, tasarlanan üç fazlı üç seviyeli AA/DA doğrultucu ile test edilmektedir. Deneysel çalışmalar sonucunda modifiye edilmiş seviye kaydırmalı hibrit frekanslı DGM yönteminin geçerliliği ve esnekliği vurgulanmaktadır. Bu proje kapsamında, elde edilen çıktılar, 2 adet SCI ve 1 adet E-SCI indeksli dergilerde yayınlanarak literatür ile paylaşılmıştır. Ayrıca, desteklenen bu proje ile proje yürütücüsünün doktora tezinin tamamlanmasına da önemli bir katkı sağlanmıştır.
One of the most profitable vegetable crops for farmers to plant is peas. Pea seeding by hand is still one of the most tedious techniques farmers use today. Pea seed sowing requires a more significant number of skilled workers. The soil is dug by one person, and the pea seeds is sown there by another. Regarding farmers, the availability of skilled labor is still another issue. Egypt has many small farms; hence, it is necessary to produce small-scale farming machinery. Thus, this research manufactures a solar-powered seeding mechanism exclusively for small farmers at a low cost to overcome the problems of a lack of labor skills, sowing times, labor cost, accurate seeding, and seed losses. Increase profit for farmers who plant vegetable crops. The machine is provided with an accurate system to achieve accurate seed distribution. A complex gear mechanism is replaced with a sensor to make seeding simpler. There is an input LCD screen to sow at various distances between seeds. The distance between rows can be maintained. Also, there is a solar tracking system, which is essential for receiving more direct sunlight. Also, the motors used are 12 volts, so they are compatible with the electricity produced from the solar panel without the need for a voltage converter, which reduces costs. Also, both fuel costs and air pollution do not exist. The study includes two experimental variables: four theoretical hill spacings of 15, 18, 21, and 24 cm and four sowing depths of 2, 3, 4, and 5 cm. The measurements include the plant's longitudinal dispersal, lateral dispersal, emergence percentage, and operating costs. The minimum values of longitudinal and lateral dispersal and the highest value of emergence percentage were obtained at a theoretical hill spacing of 24 cm and a sowing depth of 5 cm. The developed machine can lower the operational cost by 94.96%, as one skilled worker can adequate complete the seeding operation. Therefore, it is suggested to use the solar-powered system for seeding pea seeds in small-scale farming.
Agricultural wastes are abundant worldwide with increased production and consumption activities as a result of human population growth. Waste recycling processes, which are important to support sustainable production, remain popular due to the increasing amount of agricultural waste. In particular, there are various studies on the recovery of valuable components from waste. In this context, the recovery of cellulose and nanocellulose from waste, which has the potential to be used and applied in many sectors, especially in food, draws attention. Although black carrot juice waste, which is one of the important agricultural wastes, is frequently used in the production of natural colorants, it was used for the production of cellulose and nanocellulose in this study due to its high cellulose content. Response Surface Method-Central Composite Design was used to improve the alkaline extraction conditions of cellulose for the optimum yield and whiteness index by using process parameters of NaOH concentration (2–12%), process temperature (25–110 °C), and time (60–240 min). The optimum process parameters were determined as the NaOH concentration (7.06%), process temperature (44.83°C), and time (114.21 min) for alkaline extraction of cellulose from black carrot juice waste where the yield of cellulose was 22.90±2.48%, and whiteness index was 60.32±0.07%. Nanocellulose was produced from cellulose obtained from black carrot juice waste by acidic hydrolysis using 25% H2SO4. Nanocellulose yield and whiteness index were found as 15.76±0.16% and 58.77±0.26% respectively. The average diameter (61±2.89 nm) and length (281±18.50 nm) of the nanocellulose were determined by Atomic Force Microscopy (AFM). As a result of the Fourier Transform Infrared (FTIR) spectroscopy, it was determined that non-cellulosic components were removed.
Cavitation, a physical phenomenon that detrimentally affects pump performance and reduces pump life, can cause wear on pump elements. Various engineering methods have been developed to identify the initiation and full development of the cavitation process. One such method is the determination of the net positive suction head (NPSH) through a 3% decrease in total head (Hm) at a constant flow rate. In radial pumps, commonly used in agricultural irrigation and industry, cavitation conditions result in a sudden drop in the Hm-Q curve, making it challenging to detect the 3% Hm value drop. This study differs from others in the literature by modelling NPSH, noise, and vibration levels using three machine learning models, specifically artificial neural networks (ANN), support vector machines (SVM), and decision tree regression (DTR). The best-performing model predicts NPSH, noise, and vibration levels corresponding to a 3% decrease in Hm level. The present study determined the NPSH values of a horizontal shaft centrifugal pump at different flow rates and constant operating speed, and the vibration and noise levels were measured for these NPSH values. For each of the NPSH, noise, and vibration levels, ANN, SVM and DTR models were created. The performances of these models were evaluated using criteria such as root mean squared error (RMSE), Mean Absolute Error (MAE) and mean absolute percentage error (MAPE). In addition, Taylor and error box diagrams were created. The ANN model and DTR yielded high accuracy predictions for NPSH values (R2 = 0.86 and R2 = 0.8, respectively). The ANN model provided the best prediction performance for noise and vibration levels. By entering the level of 3% drop in the Hm value of the pump as external data input to the ANN model, NPSH3, noise, and vibration levels were determined. The ANN models can be effectively employed to determine NPSH3, noise, and vibration levels, particularly in radial flow pumps, where detecting 3% reductions in manometric height value is challenging.
Sürdürülebilir tarımda toprağın verimliliği, ürünün verim gücünden daha önemlidir. Esasta ana öğe topraktır. Toprağın verimliliği, bitkiler yetiştirmenin en önemli şartıdır. Toprakta bitki besin maddelerinin düşük düzeyde olması, yetersiz ve bilinçsiz kültürel işlemler (sulama, gübreleme, ilaçlama vb.) bitkinin sağlıklı gelişimini olumsuz etkiler. Verimli bir toprağın 0.45’inde mineral madde, 0.25’inde su, 0.25’inde oksijen ve 0.05’inde organik olması istenmektedir. Bu koşulları sağlamadığı durumlarda toprağın verim gücü düşük olmaktadır. İdeal bir tarım toprağında, tekstür, su tutma kapasitesi, toprak derinliği, pH, tuz ve kireç içeriği ile organik madde miktarı başlıca verimlilik göstergesidir. Verimliliğin düşük olduğu durumlarda, ekim nöbeti sistemlerinin uygulanması (bölgeye göre), bitki atıklarının yakılmasının önlenmesi, eğimli arazilerde eğime dik toprak işleme, toprak analizine dayalı gübreleme, organik maddeyi arttırıcı önlemler (yeşil gübreleme, kompost, hayvan gübresi uygulamaları) gibi yöntemlerle verimlilik arttırılabilir. Araştırma, Manisa ili Demirci ve Selendi ilçeleri tarım alanlarında toprakların verimlilik potansiyelini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışma çerçevesinde, ilçelerin tarım alanlarını içine alacak şekilde, 0-20 cm derinlikten, 2500 mx2500 m gridlere bölünerek 83 noktadan örnekleme yapılmıştır. Örnekleme yapılan noktalarda; bünye, pH, EC, kireç, organik madde, makro (fosfor, potasyum, kalsiyum, magnezyum) ve mikro element (demir, bakır, çinko, mangan) analizleri yapılmıştır. Sonuçlara göre, bölge üretim alanlarındaki toprakların %26.51’inin kumlu tın (SL), %24.10’unun killi tın (CL) bünyede, %40.96’sının nötr, %38.55’inin hafif alkali, tamamının tuzsuz, %37.35’inin az kireçli, %43.37’sinin organik madde içeriği az, %53.01’inde fosfor, %43.37’sinde magnezyum, %86.75’inde bakır yeter düzeyde, %61.45’inde potasyum, %66.27’sinde kalsiyum fazla seviyede, %65.06’sında demir yüksek, %48.19’unda çinko çok az ve %44.58’inde manganın az olduğu ortaya konulmuştur. Toprak özellikleri belirlendikten sonra, CBS sistemlerinde IDW yöntemi ile dağılım haritaları elde edilmiştir.
Günümüzde yoğun bir şekilde iklim değişikliğinin etkileri yaşanmaya başlamıştır ve devam da edecektir. İklim değişikliğinden birçok sektörün etkileneceği tahmin edilmektedir. Bu sektörlerin başında tarım sektörü gelmektedir. Trakya Bölgesi Türkiye’de buğday, kanola ve ayçiçek üretimine katkısı olan önemli bölgelerimizden biridir. Dolayısı ile iklim değişikliğiyle birlikte öngörülemeyen durumlar ortaya çıktığında, tarım ve gıda sektöründe önemli bir yer tutan bu üç bitkinin iklim değişikliğine karşı gelecekte yetiştirilme alanlarının nasıl değişeceğinin doğru bir şekilde belirlenebilmesi çok önemlidir. Öncelikle iklimin nasıl değişeceğinin hassas bir şekilde tahmin edilmesi ve sonrasında planlamalar yapılarak, nasıl önlemler alınması gerektiğinin ortaya konulması büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmanın amacı, iklim değişikliğinin Trakya Bölgesi’nde yetiştiriciliği yapılan buğday, kanola ve ayçiçeği bitkilerinin coğrafi dağılımlarının gelecekte iklim değişiminden nasıl etkileneceğini, bitki uygunluk modeli kullanarak tahmin etmektir. Bu amaçla, Trakya Bölgesi’nde öncelikle günümüz (1950-2000) dönemi için buğday, kanola ve ayçiçeği bitkilerinde DIVA-GIS programı içinde yer alan Ecocrop modülü kullanılarak uygunluk belirlenmiş, sonrasında ise gelecek dönem yani 2050’ler için HADGEM2_ES model RCP4.5 ve RCP8.5 senaryo sonuçları doğrultusunda bu üç bitkide yine Ecocrop modülü kullanılarak uygunluk tahmini yapılmıştır. Günümüz ve gelecek dönem uygunluk sonuçları birbirleri ile karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, TR21 Trakya Bölgesi’nde 2050’lerde HADGEM2_ES model RCP4.5 ve RCP8.5 senaryolarında buğdayda günümüze göre uygun, çok uygun ve mükemmel alanların yerini genellikle uygun değil, çok marjinal, marjinal alanların alacağı, bu olumsuz durumun RCP8.5’de daha fazla oluşacağı; kanolada günümüze göre uygun ve çok uygun alanların yerini 2050’lerde genellikle uygun ve mükemmel alanların alacağı, bu olumlu durumun RCP4.5 senaryosunda daha fazla oluşacağı; ayçiçeğinde ise günümüzde mükemmel olan alanların gelecekte değişmeyeceği tahmin edilmiştir. Üreticilerin, karar vericilerin ve uygulayıcıların planlamalarını yaparken, bu sonuçlar doğrultusunda geleceğe yön vermesi önerilmiştir.
Regresyon geleneksel bir veri işleme yöntemi olsa da, makine ve derin öğrenme yöntemleri hem modelleme hem de tahmin için son yıllarda literatürde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, bu yöntemlerin verimli bir şekilde kullanılabilmesi için veri türünün anlaşılmasına yönelik bir ön değerlendirme yapılması önem arz etmektedir. Bu nedenle, bu çalışmada ön değerlendirme prosedürleri açıklanmıştır. Kurutma deney düzeneğinde kullanılan ölçüm cihazları ve sensörlerindeki ölçüm belirsizliklerini belirlemek için deneysel belirsizlik analizi yapılmıştır. Veri setindeki değişkenler arasındaki anlamlı ve anlamsız ilişkiler Pearson korelasyon matrisi ile belirlenmiştir. Kurutma verilerindeki zaman serisi gecikmesini belirlemek için otokorelasyon ve kısmi otokorelasyon fonksiyonları kullanılmış ve 5 gecikmeli bir AR(5) serisi belirlenmiştir. Kurutma sürecinin doğal davranışından kaynaklanan ham verilerdeki tepe ve dip noktalar nedeniyle verilerin değişken varyansa sahip olduğu görülmüştür. Ham verileri bozmadan gerçekleştirilen normalizasyon ön değerlendirme işlemi ile modelleme başarısı elde edilmiştir. Böylece geleneksel modellere göre daha iyi modeller elde edilebileceği gösterilmiştir. Makine öğrenmesi yönteminde gizli katman ve nöron sayısını belirlemek için kullanılan deneme yanılma yöntemindeki, gereksiz zaman ve hesaplama maliyetlerinden kaçınmak için, literatürde önerilen çeşitli formüller karşılaştırılmıştır. Korelasyon katsayısının, modelin iyiliğini belirlemede tek başına yeterli olmadığı gösterilmiştir. Bu çalışmadaki verilerin modellenmesinde, NARX modelinin ANFIS ve LSTM modellerine göre daha hızlı ve daha az hata ile istenen değere yakınsadığı görülmüştür. Döner tamburlu bir kurutucunun simülasyonunda, ağ bağımsızlık analizi ile optimum ağ elemanı sayısı 1137 olarak belirlenmiştir. Bu sayede gereksiz aşırı hesaplamaların da önüne geçilmiştir. Elbette tüm bu yöntemler istatistik biliminde zaten mevcuttur. Ancak bu çalışmada özellikle bu alanın dışında olan genç araştırmacıların hız kazanması ve kolay kavrayabilmesi için modelleme ve tahmin amaçlı kullanılacak yöntemler, özenle seçilmiş ve örneklerle açıklanmıştır.
Bu çalışmada, Çorum ili Osmancık İlçesinde çeltik üretiminde kullanın enerji girdi ve çıktıları belirlenerek, üretimin enerji etkinliğinin saptanması amaçlanmıştır. 2020-2021 yılı üretim sezonunda Çorum ili Osmancık ilçesi örneği için çeltik üretimi yapan işletmelerin üretimdeki enerji parametrelerini belirlemek amacıyla anket yöntemi ile 8 köyden 166 işletmeyle yüz yüze görüşülmüştür. Çalışılan işletme sayısını belirlemek için tesadüf örnekleme metodu kullanılmıştır. Bu işletmeler büyüklüklerine göre 5.00-30.00, 30.01-60.00, 60.01-90.00 ve 90.01-110.00 da olarak sınıflandırılmıştır. Çalışma sonucunda belirlenen bulgu ve etkinlik göstergelerine bağlı olarak, mevcut üretimin iyileştirilmesine yönelik çözüm önerileri verilmiştir. Çeltik üretiminde enerji kullanımının hesaplanmasındaki girdiler arasında insan işgücü, tarım makineleri imalatı, elektrik, yakıt-yağ, kimyasal gübre, kimyasal ilaç, sulama ve tohum girdisi yer almıştır. Sonuçlarda Osmancık ilçesi için toplam girdi ve çıktı enerjisi çeltik tarımında sırasıyla 275 729.24 MJha-1 ve 534 472.11 MJha-1 olarak belirlenmiştir. En yüksek enerji girdileri sırasıyla sulama (%31.56), yakıt-yağ (%30.55), elektrik (%18.73) ve kimyasal ilaç enerji (%6.84) girdileri olarak belirlenmiştir. Çeltik tarımında enerji oranı ve enerji üretkenliği sırasıyla 2.17 ve 0.13 kgMJ-1 olarak belirlenmiştir. Sonuçlar açısından çeltik tarımında salma sulama uygulaması ve elektrikli pompa kullanımıyla sulama girdiler içerinde önemli bir yer tutmaktadır. Çorum ili Osmancık ilçesindeki çeltik üreticisi işletmelerin uyguladıkları üretim sisteminde enerji etkinliği parametreleri çerçevesinde öncelikle işletme bazlı, enerji oranını ve enerji karlılığını düşüren parametreleri dikkate alarak alınabilecek tedbirler, üretim girdilerinin daha etkin kullanımına katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Ayrıca, teknolojik bir kullanım olan Drone ile ilaçlamanın girdi olarak hesaplamalara katılması da enerji hesaplamalarında önemli bir adımdır. Girdiler içerisinde en yüksek tüketim girdisi olan sulamada etkin sulama ile kaynakların korunmasına yönelik girdi miktarlarının azaltılmasıyla enerji etkinliğinin arttırılması sağlanabilir.
Gün geçtikçe tarım arabası ve traktör parkında yer alan ünite adedi giderek artmaktadır. Bu araçların imalat süreçlerinde kullanılan tezgâhlar, aletler ve makineler gelişen teknolojiler ile paralel olarak üretim sürecini nitelik ve nicelik bakımından hızlandırmaktadır. Ancak bu teknoloji yoğun üretim süreçleri, çalışanların sağlığı ve iş güvenliği bakımından zafiyetler oluşturabilmektedir. Bu çalışmada, tarım arabası imalat sürecinin ve bazı ortam koşullarının bir işletme örneğinde incelenmesi ve değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, Çanakkale ilinde tarım arabası üretiminde seçilen örnek bir işletmede kullanılan makineler ve tezgâhlar ile yapılan imalat süreci incelenmiş ve bu makineler ve tezgâhların çalışması esnasındaki gürültü ve aydınlatma düzeyleri belirlenmiştir. Ayrıca, elde edilen gürültü ve aydınlatma değerlerinin çalışanlar üzerinde etkilerinin azaltılabilmesi için değerlendirmeler yapılmıştır. Makineler için elde edilen gürültü ölçüm sonuçları incelendiğinde, LAeq (eşdeğer sürekli ses basınç düzeyi) değerleri 61.74–93.33 dB(A) aralığında, Lmax (tepe ses basınç düzeyi) değerleri 79.53–94.3 dB(A) aralığında ve LEX (günlük kişisel maruziyet seviyesi) değerleri, 47,38–80,02 dB(A) aralığında değişmiştir. Elde edilen sonuçlar ve gürültü yönetmeliği dikkate alınarak, gürültünün çalışan işçiler üzerindeki etkileri ve bu etkilerin azaltılmasına yönelik önerilerde bulunulmuştur. Öneriler, gürültünün çalışanlar üzerinde fiziksel, fizyolojik ve psikolojik etkileri dikkate alınarak belirlenmiştir. İşletmenin aydınlatma ölçümlerine ait sonuçlar incelendiğinde en yüksek aydınlatma değerinin öğleden önce ölçüm 1’de 951 lüks ile pres makinesinde ve öğleden sonra ölçüm 2’de 1082 lüks ile pres makinesinde olduğu belirlenmiştir. En düşük aydınlatma değeri ise ölçüm 1’de öğleden önce 107 lüks ile gazaltı kaynak makinesi ve ölçüm 2’de öğleden sonra 54.4 lüks ile torna tezgahında olduğu belirlenmiştir. Çalışma kapsamında bulunan bilgiler ışığında aydınlatma ölçüm değerlendirme, armatür seçimi, aydınlatma hesaplama ve aydınlatma koşulları için de öneriler sunulmuştur.
Buffaloes can adapt to different regional and climatic conditions, yield high quality milk and meat products and are suitable for organic animal husbandry, which provides significant advantages in livestock raising. In this study, a total of 122 buffalo breeders living in the center of Sivas province, Şarkışla and Suşehri districts were examined in terms of age, gender, educational level and satisfaction with breeding buffaloes, reasons for breeding, problems encountered in breeding and expectations using a survey. The participants were mostly middle-aged individuals (89.3%). It was found that 67.2% of them graduated from primary school while 12.3% graduated from high school. It was revealed that the participants were breeding buffaloes in order to meet the daily needs of their homes (29%), were pleased with breeding them (91.8%) and had such positive views that they advised their children to breed buffaloes (62.7%). 64 % of the participants stated that they were satisfied with buffalo breeding for quality of dairy products and the high prices of these products. The buffalo breeders reported their breeding problems as high costs of fodder (35%), low meat price (25%) and the lack of market (10%) while they predicted that the buffalo breeding may become more profitable (95.6%) with the help of solutions to be made by the authorities. In order to achieve this aim, the breeders declared their demands to increase prices of their products sold in the market (34.4%), and loan limits for purchasing fodder and husbandry (33.7%). A significant relationship was found between the participants’ gender and the views that their work could be made profitable (p
Electronic commerce (e-commerce) has a significant impact on the global business environment. Mobile banking has emerged as a vital distribution channel and there is extensive research into its adoption. Mobile banking has rightly gained popularity in recent years. This is because with the increasing use of smartphones and other mobile devices, mobile banking offers people a practical way to deal with their money. Mobile banking users can access their accounts anytime and anywhere. In this study, the Theory of Planned Behaviour (TPB) and Technology Acceptance Model (TAM) are integrated with Trust Propensity to identify the factors affecting bank customers' intention to use mobile banking applications. The study was conducted with 393 participants through simple random sampling using an online survey. Structural equation modeling (SEM) technique was used to determine the effect of the research variables on mobile banking adoption intention. In order to motivate customers to use mobile banking services, banks need to know the drivers of customers' intentions to use mobile banking. The results of this study also revealed the changes in consumer behaviour towards mobile banking applications caused by changing consumption habits during the pandemic period. The study provides practitioners with information on the drivers of banking customers' intention to use mobile banking applications. The research results provide important insights into the key characteristics of m-banking that can help banks and application providers to improve their mobile banking products. The primary significance of this research for the banking sector is that banks ought to prioritise M-banking practices and highlight their benefits in their marketing campaigns. To summarise based on the research results, as m-banking becomes more widespread, banks should ensure that their applications are accessible, user-friendly and secure for all customers. They can create short training videos to show their customers how to get started with online banking and how to perform basic functions. Banks can promote m-banking application by creating informative posts and advertisements that showcase its capabilities and benefits.
The current research aims to evaluate the positive and negative effects of electronic word of mouth communication on the digital image of travel agencies. In this context, research data were obtained from the five most-commented travel agencies in Nevşehir registered in the TripAdvisor system. In this study, which adopted the qualitative method, the research design was a case study and phenomenology. This research employing the document review technique and criterion sampling method, identified 7.259 online comments. This study subjected 1.724 online comments from 2022 to content analysis and descriptive analysis and obtained five main themes, twenty one positive sub-themes, eight negative sub-themes, and 4.534 codes. The main themes are tour, tourist guide, transport, eating and drinking, and accommodation. The tour main theme contains the sub-themes of types of tours, places included in the tour, all-inclusive package tours, price alternatives, organization and timing, transfer services, shopping opportunities, re-preference and recommendations. The tourist guide main theme covers the sub-themes of accumulation of knowledge and detailed expression, language skill, personality traits, interest and relevance to tourists. The transport main theme includes the sub-themes of vehicle comfort and cleanliness, captain and safe driving, and in-vehicle catering. The eating and drinking main theme covers the sub-themes of restaurant location, food variety, and food taste. The accommodation main theme contains the sub-themes of referral to a travel agency, accommodation services, and food and beverage services. In the main themes, the most frequently mentioned topics were the tour and tourist guide who represent the travel agency. On the other hand, the most focused themes by the tourists were the tourist guide’s knowledge and detailed explanation and the re-preference and recommendations. Overall, it has been concluded that travel agencies have a positive image, and the determined themes affect digital image formations.
Okuma, insanların bilgi edinme, düşünme yeteneklerini geliştirme ve kültürel açıdan zenginleşme sürecinde kritik bir rol oynamaktadır. Kitaplar, bu anlamda, yıllardır insanlığın bilgi birikimini, deneyimlerini ve sanatını aktarma aracı olmuştur. Son yıllarda dijitalleşmenin ve kısa metinlerin yaygınlaşmasının düzenli kitap okuma alışkanlıklarını olumsuz etkilediği görülmektedir. Bununla birlikte makale okuma, günümüzde hızla değişen bilgi çağında kritik bir beceri haline gelmiştir. Makaleler, okuyuculara spesifik konular hakkında derinlemesine bilgi edinimi sağlar ve güncel araştırmaları takip etme olanağı sunar. Bireyler, genellikle metinleri daha hızlı okur ve daha kapsamlı bilgiye erişebilirler. Bu beceriler, kitap okuma sürecini de olumlu yönde etkiler. Makaleler, karmaşık konuları özetleyerek anlamayı kolaylaştırır ve okuma hızını artırır. Bu eksende, makale okuma alışkanlığı olan bireyler, derinlemesine kitap okuma pratiği yapma eğilimindedirler. Düzenli makale okuma, zihinsel gelişimi destekler ve bilişsel esnekliği artırır. Makaleler genellikle tartışmalı konuları ele alır ve okuyucuları farklı perspektiflerle tanıştırır. Bu bağlamda, makaleler eleştirel düşünme yetisini güçlendirir ve okuyucuların kendi fikirlerini oluşturma kapasitelerini artırır. Bu çerçevede düzenli makale okuyan bireyler, kitap okuma sürecinde daha analitik ve derinlemesine düşünen bir yaklaşım benimserler. Bu çalışmada, düzenli makale okumanın kitap okumaya etkisi incelenmiş ve teorik açıdan yeni bir model geliştirilmiştir. Makale Esaslı Kitap Okuma Tekniği (MEKOT), baskı kitap okuma alışkanlığı olanlara, akademik okuma ve çalışmalar yapanlara ve kitap okuma alışkanlığı kazanmak isteyenlere yönelik geliştirilen, birden fazla kitabı ya da kaynağı aynı anda okuma, anlama ve kavrama konusunda kullanıcılara destek vermek amacıyla tasarlanmış bir konsepttir. MEKOT, her biri kullanıcıların kitap okumasını teşvik edecek, okuma alışkanlıklarını takip edecek ve ilgi alanına uygun kitap tavsiye edecek farklı modüllerden oluşmaktadır.
Mekân, fiziksel tanımlamaların ötesinde gündelik hayat pratikleriyle sürekli şekillenen ve kendini tekrar inşa eden bir yapıdır. Bu çalışmada, mekânın önceden tanımlanmış ve ortaya konmuş fiziksel sınırlarının yanında; bireyin gündelik hayat pratiklerinin devingen, dinamik, esnek bir mekân oluşturma potansiyeli çay bahçeleri üzerinden ölçülecektir. Türk toplumu içerisinde geçmişten bugüne sahip olduğu kültürel ve sembolik değeriyle birlikte; çay bahçelerinin insanların günlük yaşam akışı içindeki çeşitli etkinliklerini gerçekleştirdiği, bütünleştirici ve eşitlikçi bir sosyal ortam sunmasıyla kültürümüze özgü benzersiz bir mekân yarattığı düşünülmektedir. Bu bağlamda, toplumun her katmanından insanın bir araya gelebildiği toplumsal alan haline gelen çay bahçelerinin mekânsal anlamda incelenmesi ve gündelik hayat içindeki yerinin yeniden değerlendirilmesi önemli bir konu haline gelmektedir. Bu çerçevede çalışma İstanbul’un en eski ve en bilinen çay bahçelerinden biri olan İstanbul Moda Aile Çay Bahçesi’ni ele alacaktır. Çalışmanın kapsamında gündelik hayat içerisindeki mekânsal pratiklerin çözümlenmesinde Lefebvre’den çıkarım yapılan “eşitleyici, gündelik hayat, mekân üretimi, toplumsal ilişkiler ve bir arada olma” kriterleri üzerinden bir analiz hedeflenmiştir. Çalışma ağırlıklı olarak kuramsal bir tartışma çerçevesinde mekâna bakmakta ve bu doğrultuda elde edilen mekânsal veriler Moda Aile Çay Bahçesi özelinde değerlendirilerek bir sonuca ulaşılmaktadır. Gözlem tekniği kullanılarak gerçekleştirilen saha çalışmasından elde edilen ampirik bulgular aracılığıyla, gündelik hayatın oluşumunu destekleyen kentsel mekânın deneyimlenmesine ve mekânsal pratiklerin belirlenmesi üzerine odaklanılmaktadır.
21. yüzyılın devamlı değişen ve gelişen dünyasına uyum sağlayabilmek, birtakım farklı becerilerin edinilmesini gerektirmektedir. Bu becerilerden biri olan sosyal duygusal öğrenme becerilerinin kazanımı ve geliştirilmesi ise önemli ölçüde okullarda verilen eğitim ile mümkündür. Bu eğitimlerden biri olan genel müzik eğitimi, öğrencileri hem akademik, hem de sosyal duygusal yönden geliştiren bir role sahiptir. Müzik eğitiminin gerçekleştirilmesinde bir rehber niteliğinde olan müzik dersi öğretim programının incelenmesi ise bu açıdan önem kazanmaktadır. Buradan hareketle, çalışmanın amacı ilkokul-ortaokul müzik dersi öğretim programında bulunan alana özgü beceriler, özel amaçlar ve öğrenme alanlarındaki kazanımların, sosyal duygusal öğrenme becerileri kapsamında incelenmesi olarak belirlenmiştir. Son yıllarda sosyal duygusal öğrenme becerileri ile ilgili yapılan çalışmaların çoğaldığı bilinmektedir. Ancak yapılan incelemede, müzik alanı kapsamında bu konuyla ilgili herhangi bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu sebeple, sosyal duygusal öğrenme becerileri ile müzik dersi öğretim programı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bu çalışma, özgün olması, müzik eğitimine katkı sağlaması ve araştırmacılar için yeni perspektifler sunması bakımından önemlidir. Araştırmanın deseni değerlendirmeye dayalı durum çalışması şeklinde tasarlanmıştır. Doküman incelemesi yöntemi ile elde edilen veriler, betimsel analiz uygulanarak çözümlenmiştir. Araştırmanın bulguları neticesinde müzik dersi alanına özgü temel becerilerin, özel amaçların ve kazanımların en fazla sosyal farkındalık olmak üzere sırasıyla ilişki becerileri, öz farkındalık, öz yönetim ve sorumlu karar verme becerileriyle ilişkili olduğu saptanmıştır. Yapılan incelemede öğretim programının fazlasıyla sosyal farkındalık becerisini içerdiği; fakat diğer becerileri çok az sayıda içerdiği görülmüştür. Bu doğrultuda, müzik dersi öğretim programının genel olarak sosyal duygusal öğrenme becerilerini içermesi bakımından zayıf kaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Ulaşılan sonuçlar literatür eşliğinde tartışılmış ve araştırmacılar için birtakım önerilerde bulunulmuştur.
In almost all areas of social life, people seem to be constrained by something, due to their class, gender, group, ethnicity, education etc. Although it is not easy as an individual to fight against the restrictive mechanisms regulated by some official or social bodies, the very existence of human is a force that tends to resist any kind of oppression. In The Scarlet Letter by Nathaniel Hawthorne, the female protagonist, Hester Prynne, is depicted both as the object of oppression and subject of resistance in the Puritan society. In the novel, the reader is exposed to themes related to power relations among the members of the society through the extensive use of symbols. The excessive use of symbols seems to create a bridge between the fanaticism exerted in the Puritan society and the reader led to question the gender roles violently and strictly stipulated by the same members of the society, both females and males. In this study, the signs, symbols and motifs that can be associated with the oppressive authority in The Scarlet Letter, shedding light upon the psychology and intellect of Hester Prynne are examined.
Managers have to endure some costs in order to develop human resources, which is one of the most significant providers of organizational performance. These costs are expenditures for human resources activities and customer dissatisfaction caused by work accidents and negative personnel behaviors. This study primarily aims to determine the expenditures made by the managers and the behavior of the employees that disturb the guests. Text mining methods is used to identify cost of human labor and employee behaviors referred to by managers' reviews, and association rules is used to find out common cost and behaviors in managers' reviews. The secondary aim of the study is to investigate the managers' intentions to employ robots to solve human-induced challenges. Contrary to the literature, managers believe that robots cannot contribute to the solution of these problems and they don’t think to work with service robots.
Listing spare homes as tourist accommodations on applications like Airbnb has boosted consumers’ adoption of the digital sharing economy (DSE). This research paper aims to develop a variable selection methodology for factors influencing consumers’ adoption intention of DSE applications like Airbnb and UBER. The symmetrical adoption pattern (SAP) will assist industry practitioners in designing an accurate investment pattern for the available resources. The research examines feedback from travellers regarding utilized services to develop SAP. The authors adopt NCapture as a data extraction tool and NVivo 12 as a data analysis tool to develop SAP as a variable selection methodology. Sentiment, thematic, and cluster analysis methods of qualitative analysis were employed to extract 19 distinct variables of SAP out of available data and adapt it into the six constructs of the unified theory of acceptance and use of technology (UTAUT2). By identifying the ideal variable for each construct with SAP, the performed study also aims to broaden the understanding of theories linked to the UTAUT2 model.
Despite the continuous development of the tourism industry, the participation of people with disabilities (PwDs) remains a major challenge. Tourism constraints, whose three categories include: intrapersonal, interpersonal, and structural, make delivering accessible tourism experiences more difficult. Regardless of the growing interest in travel blogs in recent years, blogging about travel experiences through the blog sphere still need more research in tourism literature. Travel bloggers are now seen as a trustworthy source of information to be considered during the process of traveler’s decision-making. The authors of accessible travel blogs share their experiences, stories, and accessible travel tips and write reviews on accessible destinations from the perspective of tourists with disabilities. The primary objective of this study is to examine the different constraints that are experienced by disability travel bloggers using the approach developed by Daniels et al. (2005). The second objective is to explore the negotiation strategies proposed by these travel bloggers to overcome travel constraints and to proof disabled travelers that accessible travel is possible. The results of the narrative analysis of 17 travel blogs showed that among many constraints shared by disabled travel bloggers, structural constraints were the most difficult to challenge and placed as the major concern.
Tourist citizenship behavior (TCB) has become a key part of tourist destination management. This study explores how TCB can help tourist destination sustainability. A model is proposed to analyze the relationship between TCB and tourist environmentally responsible behavior. The study also examines which factors are part of this process. Specifically, the influence of the perceived sustainability of a destination on TCB is analyzed, with mediation by destination identification (DI) and perceived value (DPV). According to our findings, perceived sustainability is positively associated with DI and DPV. These two variables are associated with greater TCB. TCB is positively related to environmentally responsible behavior. Accordingly, TCB could encourage tourists to care for the environment by acting as if they were more than just tourists. Implications for destination management organizations are provided to improve destination sustainability and promote both TCB and environmentally responsible behavior among tourists.
The aim of this study is to forecast the amount of tax complaints filed with the Turkish Ombudsman in the future and whether or not policymakers require a specific tax Ombudsman. The polynomial regression for discrete data set is proposed to fit the number of events of tax complaints in the period from years $2013$ to $2021$. The artificial data set is generated by models which are polynomial regression and parametric distribution. The location, scale and shape parameters are determined according to the smallest value between the observed and predicted dependent variable. After determining the smallest value for the tried values of shape parameter and the parameters of polynomial regression, the best value determined by grid search for shape parameter is around $1.07$. Thus, the heavy-tailed from of exponential power distribution is gained. The artificial data sets are generated and sorted from the smallest to biggest ones. The maximum values are around $700$ and $800$ which can be regarded as future prediction because the distance among observations is taken into account by models from polynomial regression and parametric distribution. Since the polynomial regression and the parametric models are used simultaneously for modelling, the distance among observations can also be modelled by parametric model as an alternative approach provided.
Artificial neural networks (ANN), an Artificial Intelligence (AI) technique, are both bio-inspired and nature-inspired models that mimic the operations of the human brain and the central nervous system that is capable of learning. This paper is based on a system that optimizes the performance of an uncertain unmanned nonlinear Multi-Input Multi-Output (MIMO) aerodynamic plant called Twin Rotor MIMO System (TRMS). The pitch and yaw angles which are challenging to control and optimize in practice, are being used as the input to the Nonlinear Auto-Regressive with eXogenous (NARX) model, and eventually trained. The training features use the Matlab Deep Learning Toolbox. The NARX structure has its core in the neural networks’ architecture. Data is collected from the TRMS testbed which is used to train the network. ANN as a Hybrid intelligent control strategy of ANN in combination with Pattern Search and Genetic Algorithm, is then utilized to optimize the parameters of the neural networks. At the end it was validated, tested and the optimized system run in simulation and compared with other intelligent and conventional controllers, with the proposed controller outperforming them, giving a very fast tracking control, stable and optimal performance that satisfactorily met all our design requirements.
It has been reported by World Health Organization (WHO) that the Covid-19 epidemic due to the Sar Cov-2 virus, which started in China and affected the whole world, caused the death of approximately six million people over three years. Global disasters such as pandemics not only cause deaths but also bring other global catastrophic problems. Therefore, governments need to perform very serious strategic operations to prevent both infection and death. It is accepted that even if there are vaccines developed against the virus, it will never be possible to predict very complex spread dynamics and reach a spread pattern due to new variants and other parameters. In the present study, four countries: Türkiye, Germany, Italy, and the United Kingdom have been selected since they exhibit similar characteristics in terms of the pandemic’s onset date, wave patterns, measures taken against the outbreak, and the vaccines used. Additionally, they are all located on the same continent. For these reasons, the three-year Covid-19 data of these countries were analyzed. Detailed chaotic attractors analyses were performed for each country and Lyapunov exponents were obtained. We showed that the three-year times series is chaotic for the chosen countries. In this sense, our results are compatible with the results of the Covid-19 analysis results in the literature. However, unlike previous Covid-19 studies, we also found out that there are chaotic, periodic, or quasi-periodic sub-series within these chaotic time series. The obtained results are of great importance in terms of revealing the details of the dynamics of the pandemic.
Chaotic systems are known to be extremely sensitive to initial conditions, meaning small changes can have a significant impact on the outcomes. By analyzing the average profit margin in relation to chaotic dynamics, companies can conduct sensitivity analysis to assess the potential impact of various factors on their profitability. This analysis can help identify critical variables or scenarios that may significantly affect profit margins. In this article, we have proposed a hyperchaotic financial system with sinusoidal hyperbolic non-linear variables applied to the average profit margin. Furthermore, we have investigated the stability of the hyperchaotic financial dynamics model to provide information to companies to assess the consistency and reliability of their profitability. In addition, fundamental dynamic behavior like Lyapunov exponents, bifurcation analysis, coexisting attractors have been reported. Finally, a nonlinear feedback control approach is developed to train an adaptive neural fuzzy controller. The application of Lyapunov theory confirms that this nonlinear feedback controller can effectively minimize the synchronization error within a finite duration. The results from simulations establish the effectiveness of the proposed neural fuzzy controller architecture in controlling the synchronization of two hyperchaotic financial models. Additionally, the simulation includes a comparison between the performance of the nonlinear controller and the adaptive neural fuzzy controller.
Migraine Disease (MD) is one of the common primary headaches that can prevent patients from their everyday life. Despite the high prevalence, the pathophysiology of the disease has not been clearly understood yet. Here, the brain is considered as a dynamical system. The Chua’s circuit with a chaotic attractor is the proposed model. This attractor has a one-scroll mode representing a healthy brain and a double-scroll mode representing a migraine sufferer brain. We believe that MD and Chua’s systems have certain behavioral similarities. The boundaries of the attractor are the sensitive brain areas in which any small trigger can start the ictal phase of the migraine. The transition from the inter-ictal phase to the ictal phase in migraine patients occurs due to a decrease in serotonin levels when the brain is within the boundaries of the first attractor. Here, this is the results of the increase of system parameters. In addition, the transition from the ictal phase to the inter-ictal phase in a migraine sufferer brain is caused by a disruption of coordination in the brain’s structures and this lasts for a certain period for every migraine patient. The structures which are the result of the Migraine Generator Network (MGN) and Cortical Spreading Depression (CSD). This explanation may propose newer methods for preventing or curing MD. To better understand MD to control it and shrink the areas involved in this disease, it is better to know the dynamic systems better. It may help prevent the formation of migraine ictal attractor or even make the migraine ictal phase attractor smaller even after it has been formed.
A three-dimensional multiparametric system of ordinary differential equations, arising in the theory of genetic networks, is considered. The examples of chaotic behavior are constructed using the methodology by Shilnikov. This methodology requires the existence of a saddle-focus points satisfying some additional conditions. As the result, reach dynamical behavior of solutions can be observed, including chaotic behavior of solutions.
During the nineties, the Rössler’s have reported in their famous book “Chaos in Physiology,” that “physiology is the mother of Chaos.” Moreover, several researchers have proved that Chaos is a generic characteristic of systems in physiology. In the context of disease, like for example growth of cancer cell populations, Chaos often refers to irregular and unpredictable patterns. In such cases, Chaos signatures can be used to prove the existence of some pathologies. However, for other physiological behaviors, Chaos is a form of order disguised as disorder and can be a signature of healthy physiological functions. This is for example the case of human brain behavior. As the boundary between health and disease is not always clear-cut in chaotic systems in physiology, some conditions may involve transitions between ordered and chaotic states. Understanding these transitions and identifying critical points can be crucial for predicting Healthy vs. pathological Chaos. Using recent advances in physiological Chaos and disease dynamics, this survey paper tries to answer the crucial question: when Chaos be a sign of health or disease?
Aim: Nurses are health professionals who can give women accurate information about cancer. The study was planned to investigate knowledge and attitudes of breast, cervical, and colon cancer among female nurses. Method: This cross-sectional study was conducted with 171 female nurses who were working at Başkent University Hospital in Adana, in the Eastern Mediterranean Region of Turkey. Data were collected by using a self report questionnaire developed by the researchers under the light of the literature. Data were analyzed by using IBM SPSS Statistics for Windows. Descriptive statistics were expressed as mean±standard deviation (min–max). Continuos variables were expressed as frequency and percentages. Results: The mean age of participants was 27.796.19 years (range18-55). Most were single (62%) and more than half (55%) worked for less than 5 years. While 95.3% (n=163) believed that their job has an important place in cancer screening, 62.6% (n=107) believed that they have insufficient knowledge about screening for breast, colon, or cervical cancer. Of the participants, 9.9% (n=17) had performed mammography, 24.6% (n=42) stated that they performed PAP smear, and 14.6% (n=25) had performed the colorectal screening tests. Conclusion: The present study has revealed that nurses are aware of their crucial role for cancer screening. They have a sufficient level of knowledge about the risk factors of women's cancers and almost all of them have a good level of knowledge about the signs and symptoms. However, the ratio of screening attitudes was found very low indicating their need for occupational development and education.
Gerçek bilim (true-science), yanlış-taklit-sözde bilim (pseuodoscience) ve bilimsilik (bilimperestlik-scientisim) tarafından kuşatılmış olduğundan bilimsel yayınların “bilimselliğin” ölçütlerini taşıdığının kanıtlarını sunması giderek önem kazanmaktadır. Ancak, bilimin ölçütlerinin ne olduğu konusunda tam bir fikir birliği bulunmamakta; ayrıca, Merton ve benzerleri tarafından önerilen ölçütlerin çoktan terk edilmiş olduğu eleştirilmektedir. Taklit-bilim ve bilimsilik “gerçek bilimi” taklit etmede o kadar ustalaşmıştır ki bilimsel mecradaki yayınlarda izlendiği iddia edilen süreçlere, analize ve ifadelere bakarak hangisinin bilim hangisinin taklit-bilim olduğunun ayrımını yapmak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bilim, taklit bilim ve bilimsilik farkını kavramak acil bir öneme sahiptir. Bilimin ne olduğu hakkında bilgi sahibi olunmaması durumunda araştırma, eğitim, sağlık, politika, hukuk, turizm, vb biçok alandaki uygulamaların taklitbilimden etkilenme olasılığı yükselecektir (örneğin, iklim değişikliği politikaları, sağlık ve eğitim hizmetleri bilimdışından elde edilenlerle şekillenebilecektir). Bir araştırmacının bir epistemik cemaatin örf ve adetlerini taklit ederek yaptığı bilimsel bilgi pratiği ürettiğinin bilimsel olmasını garantileyemez. Neyin güvenilir neyin güvenilir olmayan bilgi kaynağı olduğundan öteye geçebilmek için bilim, taklit bilim ve bilimsilik ayrımı konusuna dikkat çekmek gerekmektedir. Genç akademisyenlere taklit-bilim ve bilimsilik hakkında süregelen tartışmalar hakkında farkındalık kazandırmak, dolaşımda olan her enformasyonu bilimsel olarak kabul edip etmemeyi tartışmalarını sağlamak bu nedenle bir zaruriyettir. Bir sosyal gerçekliği aramayı-bulmayı-anlamayı-açıklamayı amaçlama, bu amaç doğrultusunda bilgi yüklü-teoriye dayanarak hipotezler önerme, bu hipotezleri test etme, sonuç çıkarsama, sonuçları eleştirme, dışarıdan gelen ilgili bilgileri kabul etme ya da ret etmek ve süreçte kendi kısıtlarının farkına var(ma)mak, bu sürece dayanarak üretilen sonucu bilimsel kılar mı? Bilimseli bilimsel olmayandan ayıran nedir ve biz bu ölçütlerin ne kadar farkındayız? Örneğin, yeterince kanıt sunmadan bilgi yüklü-teorinin desteklendiğini veya desteklenmediğini belirtmek bilim mi yoksa taklit-bilim midir? Genelde tek defalık çalışmalarla bilgi yüklü- teorinin desteklendiği iddia edilse de kimine göre (örneğin, Popper) bir teorinin desteklenmesi ancak ciddi bir yanlışlama girişiminin sonucunda iddia edilebilir (örneğin birden fazla seri çalışmayi gerektirir). Sıfır hipotezinin -ki kurulmasından testine kadar mevcuttaki pratik dikkatlice sorgulanmalıdır- üstünkörü testine dayanan yüzeysel yanlışlama geleneğine bakıldığında araştırmalarda bilimsel bağlamda ciddi bir yanlışlama yapılmakta mıdır? Bir araştırma öntest içermiyorsa, tek defalıksa, devşirme anketlere dayanıyorsa, tekrarlanması durumunda benzer sonuçları çıkarmakta beceriksiz ise, genelde savlanan hipotezler hep desteklenmişse, örneklem teoriyi/hipotezleri desteklemesi için seçilmişse, hipotezler analizden sonra kuruluyor ise, analizler yanlı ve yanlış yapılmış ve başkalarına kapalıysa, örneklem temiz sonuç için temizlenme işlemine tabi tutulmuşsa (örneğin uç değerler normal dağılım uğruna yok edilmişse); çürütücü deliller göz ardı edilmişse, aksi yöndeki teoriler açıklamalarda kullanılmıyorsa, sadece yakın tarihli çalışmalar okunuyor eski yayınlar dahil edilmiyorsa, atıf yapılan çalışmanın orijinali ve tamamı okunmuyorsa, elde edilen ilerletici-iyileştirici bilgi değil bilinenin tekrarı ise vb., … bunlara rağmen bu araştırma en prestijli dergide yayın olarak yer bulduysa yapılan “gerçek” mi yoksa “taklit” bilim midir?
Turizmin ülkemizin değerli gelir kaynaklarından birisi olması nedeniyle, gelirlerin analizi ve modellenmesi önem arz etmektedir. Turizm sektörünün içerisinde yer alan kuruluşların, mahalli idarelerin ve diğer paydaşların turizm gelirlerinin mevcut durum analizlerine ve gelecek dönem tahminlerine göre planlamaları yapmalarından dolayı bu alanda çalışmalar yapılması önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu çalışmada, 2012-2023 dönemindeki aylık bazdaki turist sayısı, her bir ziyaretçinin yaptığı harcama ve turizmden elde edilen gelir bilgilerinden oluşan veriler kullanılarak çoklu doğrusal regresyon analizi ile turizm gelirlerine yönelik gelecek dönem tahmin modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan tahmin modelinin geçerliliği R2 testi ile değerlendirilmiş, yaklaşık 0,92 R2 değeri ile tahmin geçerliliği ortaya konulmuştur. Tahmin ortalama yüzde hata değeri 8,9 olarak elde edilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda, ilgili kurumlara ışık tutacak uygun bir modelin inşası ortaya konmakta ve geleceğe yönelik öngörülere yer verilmektedir.
Bu çalışma Kastamonu yöresel çorbalarını konu edinmektedir. Bu bağlamda Kastamonu Üniversitesi’nde öğrenim görmek amacıyla il dışından gelen üniversite öğrencilerinin Kastamonu’ya ait yöresel çorbaları tanıma durumlarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda oluşturulan anket formu aracılığıyla 378 katılımcıdan veriler elde edilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 22 programı aracılığıyla analiz edilerek yöresel çorbaların katılımcıların demografik özelliklerine göre bilinirlik düzeyleri ortaya konmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak iki tanesi coğrafi işaretli toplam yedi çorbanın ele alındığı bu çalışmada coğrafi işaretli çorbaların diğer çorbalara göre bilinirlik düzeylerinin düşük olduğu, öğrencilerin öğrenim gördükleri fakültenin çorbanın bilinirliklerinde anlamlı bir fark oluşturduğu ve yaş tarhana çorbasının Kastamonu yöresel çorbaları arasında en bilinir çorba olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre yöresel özellikleri belirgin ve özellikle coğrafi işaret alarak yöre ile özdeşleşmiş olan çorbaların bilinirlik düzeyinin artması için yemek menülerine dâhil edilmesine yönelik öneriler sunulmuştur.
İnsanlık tarihi içerisinde son derece önemli ve belirleyici gelişmelerin merkezi konumunda bulunan Anadolu dünya gastronomi tarihi açısından da özel bir öneme sahiptir. İnsanlık tarihini etkileyen pek çok gelişme ilk olarak Anadolu ve yakın çevresinde gerçekleşmiştir. Dünya üzerinde sahip olduğu özel konum ve kültürel geçmişi nedeniyle Anadolu, dünyanın en köklü, zengin ve özgün mutfak kültürlerinden birini yaşatmaya devam etmektedir. Anadolu mutfak kültürü, binlerce yıllık gelişim süreci içerisinde hem değişim ve gelişime açık hem de kendine özgü temel nitelikleri koruyabilen bir yapıya sahip olmuştur. Avrupa’da Rönesans’la birlikte başlayan ve yüzyıllar boyunca devam eden değişim süreci ulusal mutfak kültürlerini önemli ölçüde etkilerken bu değişim hareketlerinin Anadolu mutfağı üzerindeki etkileri göreli olarak sınırlı olmuştur. Anadolu mutfağını yenilikçi bir yaklaşımla rafine bir şekilde yorumlayan “Yeni Anadolu Mutfağı” konsepti, 2012 yılında bir manifesto olarak ortaya konmuş, yenilikçi ve öncü şefler tarafından başarıyla uygulanmıştır. Bu çalışmaların sonucunda İstanbul, 2022 yılında Michelin bölgesi olarak kabul edilmiştir. Bu araştırmada yenilikçi akımların Anadolu mutfağı üzerindeki etkileri ve “Yeni Anadolu Mutfağı”nın temel özellikleri literatür taraması ve “içsel/gerçek durum çalışması” yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada ayrıca İstanbul’un Michelin bölgesine dahil edilmesinin olası sonuç ve etkileri tartışılmıştır.
Gastronomi rotaları, turistik destinasyonların çekiciliğini artıran ve yöresel mutfak kültürlerini tanıtan çalışmalar arasında yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı, ulusal literatürde teorik olarak geliştirilmiş gastronomi rotaları hakkındaki çalışmaları bibliyometrik analiz yöntemiyle incelemektir. Akademik çalışmalar arasında gastronomi rotaları hakkında yapılmış makaleler, yüksek lisans ve doktora tezleri araştırmaya dâhil edilmiştir. 2017 yılı ve 2023 Temmuz ayı arasında yapılan araştırma sonucunda DergiPark, TR Dizin ve Ulusal Tez Merkezi’nde yayımlanmış ve ulaşılabilir çalışmalar arasında 7 makale, 4 yüksek lisans tezi ve 2 doktora tezi olmak üzere toplam 13 teorik gastronomi rotası çalışması bulunmaktadır. Bu rotalar üzerinde yerel değerler arasında gıda ürünleri, yerel mimari, tesisler ve etkinlikler incelenmiştir. Yapılan araştırmalar göz önünde bulundurulduğunda Çanakkale, Hatay, Gaziantep, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illeri gastronomi rotası hakkında en çok çalışma yapılan destinasyonlardır. Gastronomi rotaları hakkındaki teorik tespitin yapılmasının yanı sıra uygulanabilir çıktıların belirlenmesi bakımından bu çalışma gastronomi turizmine ve seyahat acentelerine ışık tutabilir.
Çalışmanın amacı, geleceğin en önemli gezgin demografisi olarak görülen Z kuşağının seyahat nedenleri ile kişilik özelliklerinin belirlenerek, kişilik özellikleri ile turistik ürün tercihi ilişkisinde seyahat motivasyonlarının aracılık rolünün tespit edilmesidir. Araştırmada 18-22 yaş aralığında Denizli ilinde öğrenim gören 577 bireyden anket uygulaması ile veri toplanmıştır. Toplanan veriler açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör analizine tabi tutularak değişkenlerin durumu aracılık analizi ile test edilmiştir. Analiz sonucunda araştırma kapmasında yer alan Z kuşağı bireylerinin en önemli seyahat motivasyonlarının arkadaşları ile iyi vakit geçirmek ve zihinsel olarak rahatlamak; en düşük seyahat motivasyonunun ise yeteneklerini göstermek olduğu görülmektedir. Ayrıca Z kuşağı bireylerinin çoğunlukla dışadönük, tutarlı ve duygusal dengesiz kişilik tiplerine sahip olduğu da tespit edilmiştir. Seyahat motivasyonlarının kişilik özellikleri ile turistik ürün tercihi arasındaki ilişkide ise seyahat motivasyonlarının tam aracılık rolü saptanmıştır.
Gıda neofobisi, alışılmadık ya da yeni gıdaları tecrübe etmeye yönelik gönülsüzlük durumudur. Bu çalışmada, gıda neofobisi kavramı kapsamında geçmişten günümüze yapılan araştırmaların haritası çıkarılıp gelişiminin ne yönde gittiği araştırılmıştır. Bu bağlamda nicel verilerden faydalanarak gıda neofobisine yönelik literatür bibliyometrik analiz yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmanın literatürde var olan boşlukların tespiti, doldurulması ve trendlerin belirlenmesi yönünden önem arz ettiği düşünülmektedir. Web of Science veri tabanı, 1985-2023 yılları boyunca gıda neofobisi kapsamında yayınlanmış eserlerin bilgilerinin toplanması için kullanılmıştır. Bu yıllar arasında gıda neofobisi ile alakalı Web of Science veri tabanında 1043 eser vardır. Bu eserler yayın adet ve yılına bakıldığında en çok eserin 2021 (146), 2022 (118) ve 2019 (100) senelerinde olduğu; en çok yayın yapan kişilerin adları ise; Monica Laureati, Hely Tuorila ve Cristina Proserpio olduğu tespit edilmiştir. Yayın türünün ağırlıklı olarak dergi makalesi (918) türünde olduğu; araştırma alanları açısından beslenme diyetetik (347), gıda bilimi teknolojisi (329), davranış bilimleri (224) gibi alanlar kapsamında eserler yapıldığı saptanmıştır. Ülkelere göre yayınların dağılımı ABD (232), İngiltere (142) ve İtalya (132) olarak belirlenmiştir. Eser dili olarak İngilizce (1381) seçildiği ve SCI-EXPANDED (861), SSCI (510) ve ESCI (67) gibi en iyi endekste taranan yayınların çoğunlukta olduğu anlaşılmaktadır. Gıda neofobisi ile alakalı en çok tekrarlanan anahtar sözcükler ise; 351 tekrar ile gıda neofobisi, 98 tekrar ile çocuklar, 91 tekrar ile yeni bir şeyi deneme korkusu, olduğu tespit edilmiştir.
Bu araştırmanın amacı, Kapadokya Bölgesi’nde faaliyet gösteren fine-dining restoran müşterilerinin tekrar ziyaret etme niyetleriyle ilişkili faktörleri incelemektir. Çalışmada fine-dining restoranları ziyaret eden müşterilerin Tripadvisor üzerindeki yorumları nitel araştırma yöntemiyle ele alınmıştır. Verilerin analizi için MAXQDA nitel veri analiz programı kullanılmış ve yorumlar içerik analizi yöntemiyle analiz edilmiştir. Veri analizi sonucuna göre fine-dining restoranlarda müşteriler için en önemli dört ana tema yiyecek içecek, hizmet, atmosfer ve fiyat olmuştur. Çalışma kapsamında bu ana temalara ek olarak 22 adet alt tema elde edilmiştir. Çalışmanın sonunda, bulguların sonuçları tartışılmış, çalışmanın literatüre katkısı belirtilerek geleceğe yönelik çalışmalara ve fine-dining restoranlarına yönelik öneriler sunulmuştur. Buna göre fine-dining restoranların özgün tarifler oluşturmaları, hizmet kalitesinden ödün vermemeleri, müşteriyle iletişimde iyi olmaları, doğru bilgi aktarımı konusunda personeli eğitmeleri önem taşımaktadır.
Bu araştırmanın amacı, deneyimlenen destinasyon yemek imajı, mutfak deneyim memnuniyeti ve davranışsal niyet arasındaki ilişkileri araştırarak, mutfak deneyim memnuniyetinin aracılık rolünü ortaya koymaktır. Kolayda örnekleme yöntemiyle Mersin ve Adana’da yaşayan 291 katılımcıdan anket yoluyla elde edilen veriler, Yapısal Eşitlik Modellemesi (YEM) ile analiz edilmiştir. Ortaya çıkan bulgular yerli halkın mutfak deneyim memnuniyetini anlamlı olarak etkileyen temel değişkenlerin yemeğin lezzeti ve kültürel deneyim faktörlerinin olduğunu göstermektedir. Katılımcıların mutfak deneyim memnuniyetini etkileyen yemek imajı boyutlarının doğrudan davranışsal niyet oluşturamadığı, bu noktada mutfak deneyim memnuniyetinin bu ilişkide tam aracı rolde olduğu görülmektedir.
Kurumsal sosyal sorumluluk, işletmelerin çevreye ve topluma yönelik görevleridir. Turizmde otel işletmelerinin de çevreye ve müşterilerine yönelik sorumlulukları vardır. Bu otel işletmelerinin sorumlulukları müşterilerin davranışsal niyetlerini etkilemektedir. Hazırlanan çalışma otel işletmelerindeki kurumsal sosyal sorumluluk, memnuniyet, tekrar ziyaret ve tavsiye etme niyeti arasındaki ilişkileri araştırmayı amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda nicel araştırma yöntemi ve tesadüfi örnekleme yöntemlerinden biri olan basit küreleme örnekleme tekniği kullanılmış ve İstanbul’daki otelleri ziyaret edenlerin katılım sağladığı 500 anket toplanmıştır. Elde edilen anketlerin 481’i analiz için uygun bulunmuştur. Verilerin analizinde SPSS programından yararlanılmıştır. Analizler sonucunda İstanbul’daki otellerin kurumsal sosyal sorumluluklarının müşteri memnuniyeti ile tekrar ziyaret ve tavsiye niyeti arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki belirlenmiştir. Bunun yanı sıra İstanbul deneyimi sonucu oluşan müşteri memnuniyeti ile tekrar ziyaret ve tavsiye niyeti arasında da pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir.
2019 yılında ortaya çıkan Covid-19 virüsü, küresel alanda bir sağlık krizinin yaşanmasına neden olmuştur. Dünya üzerinde yaşanan bu sağlık krizi turizm sektörünü de etkisi alarak olumsuz etkilemiştir. Nitekim yaşanan sağlık krizinin bir fırsat yaratacağı öngörülerek Türkiye’de Güvenli Hizmet Programı geliştirilip, dünya turizminde bir örnek teşkil etmesi sağlanmıştır. Bu araştırmada Covid-19 sürecinde Güvenli Hizmet Sertifikası ve Sosyal Değişim Teorisi temel alınarak Bursa ilini ziyaret eden turistlerin gelecekteki otel seçim davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmada nicel araştırma yöntemi kullanılmış ve veri toplamada anket tekniğinden yararlanılmıştır. Araştırmanın evrenini Bursa’yı ziyaret eden turistler oluşturmaktadır. Araştırmada tesadüfi olmayan kolayda örnekleme yöntemi kullanılmış ve araştırma 430 turist üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmada nicel araştırma yöntemlerine ait frekans, açımlayıcı faktör, korelasyon ve çoklu regresyon analizlerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonucunda hijyen kontrolü, self servis teknolojisi, sağlık tedbirleri, stres ve aşı faktörlerinin turistlerin gelecekteki otel seçim davranışlarını olumlu yönde etkilediği tespit edilmiştir. Gerçekleştirilen bu araştırmanın Türkiye’de uygulanan Güvenli Hizmet Programı’na katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Turist rehberleri, turist ile bire bir etkileşim içerisinde olmaları ve ülke tanıtımına, imajına doğrudan etkide bulunmaları nedeniyle turizm sektörünün en önemli çalışanlarından biridir. Turist rehberlerinin mesleklerini en iyi şekilde yerine getirebilmeleri için yüksek motivasyonla çalışmaları şarttır. Dolayısıyla onları motive eden ihtiyaçların tespit edilmesi ve söz konusu ihtiyaçlara etki eden unsurların belirlenmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmanın amacı, eylemli turist rehberlerinin boş zamanlarında katıldıkları rekreatif etkinliklerden elde ettikleri rekreasyonel faydanın tespit edilmesi ve elde edilen rekreasyonel fayda algılarının, iş yaşamlarında motivasyonlarına etki eden unsurlardan olan başarma ihtiyacı düzeylerine etkisinin belirlenmesidir. Yararlanılan araştırma verileri, Türkiye’deki 554 eylemli turist rehberinden anket yöntemi vasıtasıyla toplanmıştır. Araştırma sonucunda eylemli turist rehberlerinin rekreasyonel fayda algılarının başarma ihtiyacı düzeylerine pozitif yönlü anlamlı bir etkisi olduğu belirlenmiştir.
Bu çalışmada otomotiv endüstrisinde yaygın olarak kullanılan ve ileri mukavemet özelliklerine sahip TBF1180 malzemelerinin farklı kaynak parametrelerinde kaynaklanabilirliği araştırılmıştır. Kaynak işlemlerinde endüstride yaygın olarak kullanılan robotik fiber lazer kaynak yöntemi tercih edilmiştir. Numunelerin mekanik özelliklerini belirlemek için çekme ve Erichsen çökertme testleri uygulanıştır. Ayrıca numunelerin kaynak bölgeleri sertlik testleri ve mikroyapı incelemeleri gerçekleştirilmiştir. Mikroyapı incelemelerinde kaynak metalinin ağırlıklı olarak martenzitik yapıda olduğu görülmüştür. Sertlik testlerinde birçok birleştirme noktasında kaynak metalinin sertliğinin genel olarak diğer bölgelere göre daha yüksek olduğu ve ısıdan etkilenen bölgenin (ITAB) temperlenmiş bölgelerinde yumuşak bir bölgenin olduğu tespit edilmiştir. Çekme testleri sonucunda kopmaların mukavemeti daha düşük olan ana malzemeden meydana geldiği görülmüştür. Erichsen çökertme testinde yırtılma gerçekleşmediği görülmüştür.
Bu çalışmada; NAFILean-PF2 555 (%20 kenevir katkılı PP) ticari ismi ile üretilen polipropilene Afyonkarahisar/Sinanpaşa ilçesinden temin edilen haşhaş sapları %20 oranında katılmıştır. Uyumluluk maddesi olarak maleik anhidrit aşılı polipropilen (MAPP) %5-10 ve 15 oranlarında katılarak çift vidalı ekstruderde karıştırılmış ve granül halinde üretilmiştir. Mekanik ve morfolojik özelliklerine değişik oranlarda MAPP ilavesinin etkisi araştırılmıştır. Ekstrüzyon makinesinde elde edilen granüller kurutulmuş ve enjeksiyon makinesinde standartlara uygun şekilde test numuneleri basılmıştır. Elde edilen polimer kompozitinin mekanik değerlerinin belirlenmesi için elastiklik modülü, çekme mukavemeti, kopma mukavemeti, kopma uzaması, darbe mukavemeti ve sertlik testleri yapılmıştır. Ayrıca kenevir ve haşhaş saplarının dağılımlarını belirlemek için taramalı elektron mikroskobisi (SEM) ile fotoğrafları çekilmiştir. Analizler sonucunda %20 kenevir katkılı PP (NAFILean-PF2 555) içerisinde haşhaş ve MAPP ilavesiyle; elastiklik modülü, çekme mukavemeti, kopma mukavemeti, kopma uzaması, darbe mukavemeti ve sertlik değerlerinin nasıl değiştiği belirlenmiştir. SEM incelemesi sonucunda kenevir ve haşhaş partiküllerinin homojen dağıldığı tespit edilmiştir.
Immune thrombocytopenia (ITP) is a reason of thrombocytopenia that is characterized by isolated thrombocytopenia in childhood. Epstein barr virus infection (EBV) is a mildly and uncomplicated ailment that might be a trigger factor for ITP. Here, we discuss two cases with ITP secondary Epstein barr virus infection.
Chat Generative Pre-Trained Transformer (ChatGPT), OpenAI tarafından geliştirilen şimdiye kadar yapılmış en büyük dil modellerinden biridir. Kullanıma açılmasından beş gün sonra bir milyon kullanıcıya ulaşmış, sadece iki ay sonra ise aylık 100 milyon aktif kullanıcıya ulaşarak tarihin en hızlı büyüyen tüketici uygulaması haline gelmiş ve büyük bir heyecana yol açmıştır. ChatGPT’nin, benzer dil modellerinden farklı olarak birbirini takip eden soruları yanıtlayabildiği, uyarıldığında yanıtlarındaki hataları kabul edip düzenlemeler yapabildiği, farklı dilleri anlayıp bu dillerde cevaplar verebildiği ve yöneltilen sorulardan uygun olmayanları yanıtlamayı reddedebildiği görülmektedir. ChatGPT’nin sağlık alanında özellikle tıpta nasıl kullanılabileceği ve neler yapabildiği tartışılmış ve bu konuda birçok yayın yapılmıştır. Bu makale chatbotlar, doğal dil işleme, hesaplamalı dilbilim, ChatGPT ve tıp alanındaki kullanımını konu almaktadır.
Mesane kanseri tüm dünyada yaygın olarak görülen bir kanser türüdür ve tedavi edilmediğinde morbidite ve mortaliteye neden olabilen önemli bir hastalıktır. Cerrahi tedavinin yanında intavezikal BCG immünoterapisi etkili bir tedavi yöntemi olarak uzun yıllardır kullanılmaktadır. Bu tedavi yöntemi genellikle iyi tolere edilebilmesine karşın hem lokal hem de sistemik enfeksiyöz komplikasyonlar ortaya çıkabilmektedir. İntravezikal BCG tedavisi ile ilişkili enfeksiyöz komplikasyonlar hakkındaki bilgilerimizin çoğu vaka raporlarından ibarettir. Ayrıca bu enfeksiyonların klinik ve laboratuvar tanısına yönelik standardize edilmiş kriterler bulunmamaktadır. Hastalık belirtileri ve görüntüleme bulguları birçok hastalıkla kolaylıkla karışabildiğinden BCG enfeksiyonlarının klinik tanısı zordur. İnatçı ve tekrarlayan semptomları olan hastalarda BCG enfeksiyonundan kuşkulanılmalıdır. Histopatolojik tanıda granülomların izlenmesi yol gösterici olabilir. Tüberkülozda olduğu gibi BCG enfeksiyonunun kesin tanısı da mikrobiyolojik olarak konur. Mikrobiyolojik tanıda mikobakteri kültürü ve moleküler tanı yöntemleri birlikte kullanılır. ARB boyalı mikroskobik incelemenin duyarlılığı düşüktür. Lokal enfeksiyonların tanısı için idrar ve mesane dokusunun, sistemik enfeksiyonlarda ise kuşkulu klinik örneklerin mikobakteriyoloji laboratuvarına gönderilerek ARB boyalı mikroskobik inceleme, mikobakteri kültürü ve nükleik asit amplifikasyon testleri istenmelidir. BCG tedavisi sonrası basilin idrarda uzun süre kalabilmesi sık rastlanmasa da tanıda sorunlara yol açabilir. Kültürde üreme olduktan sonra üreyen mikobakterinin türü ayırt edilerek Mycobacterium bovis BCG olduğunun moleküler yöntemlerle doğrulanması önemlidir. İdrarda moleküler test pozitifliği tedaviye başlamak için tek başına kriter olarak kabul edilmemelidir. Klinisyen mikrobiyolojik test sonuçlarını klinik belirtiler ve diğer laboratuvar test sonuçları ile birlikte değerlendirmelidir. Ayrıca tedavinin etkinliği de laboratuvar bulgularıyla ve hastanın kliniğiyle birlikte izlenmeli ve mikrobiyolojik testler tekrar edilmelidir.
Amaç: Bu araştırmada COVID-19 tanısıyla hastanemizde yatırılarak takip edilen hastalarda molnupiravirin hastalık seyri üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Retrospektif ve gözlemsel tasarımda olan bu çalışmada 01.11.2021-01.05.2022 tarihleri arasında COVID-19 tanısıyla hastanede yatan 78 hasta değerlendirilmiştir. Molnupiravir tedavisi için uygun olup tedavi verilen ve benzer özelliklerde olup tedavi verilmeyen hastaların verileri karşılaştırılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalıkları gibi sosyodemografik verileri, oksijen saturasyonları, toraks bilgisayarlı tomografideki akciğer tutulum oranları, steroid tedavisi alma durumları,takip ve tedavi sonuçları incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 78 hastanın 39’una molnupiravir tedavisi verilmiş olup, taburculuk ve mortalite oranı arasında gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=1). Geriatrik ve geriatrik olmayan hastaların verileri ayrıca karşılaştırılmış iki grup arasında mortalite ile cinsiyet, eşlik eden kronik hastalık varlığı, BT tutulumu, molnupiravir tedavisinin etkinliği açısından fark bulunmamıştır (p>0.05). Sonuçlar: Çalışmamızda hastaneye yatarak takip edilen hastalarda MLP tedavisinin hastaneden taburculuk ve mortalite üzerinde olumlu veya olumsuz etkisi gösterilmemiştir.
Öz Amaç: Bu çalışmada asetabular arka duvar ve arka kolon kırıklarının tespitinde kalkaneus plaklarının kullanımının etkinliği değerlendirildi. Yöntemler: Kalkaneus plağı kullanılarak asetabulum arka duvar kırığı tespiti yapılan 28 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Kliniğimizde 2020-2023 yılları arasında 28 asetabulum arka duvar kırığı tedavi edildi. Cerrahi teknik, ameliyat sonrası sonuçlar, komplikasyonlar, hasta demografisi, kırık paternleri ve ameliyat öncesi durumlar değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 33,04 (19-49) olup, bunların 20'si erkek, 8'i kadındı. Hastaların 17'sinde (%60,7) sağ asetabulum kırığı ve 11'inde (%39,3) sol asetabulum kırığı tespit edildi. Ortalama takip süresi 22 aydı. 28 hastanın 22'si (%78,6) travmadan önce çalıştığı işe dönmüştür. İşe dönüş süresi ortalama 6,3 aydır (2-14 ay). Enfeksiyon, dislokasyon ve çıkık gibi komplikasyonlar heterotopik ossifikasyon kaydedildi. Brooker sınıflandırmasına göre 4 hastada heterotopik ossifikasyon vardı. Sonuçlar: Kalkaneus plakları asetabulum arka duvar ve kolon kırıklarının tespitinde iyi sonuçlar göstermektedir. Avantajları, geleneksel tespit yöntemlerinin yerine uygulanabilir olma potansiyellerini göstermektedir. Bu bulguları doğrulamak için daha çok sayıda hasta ve daha uzun takip süreleri ile çalışma yapılması önerilmektedir.
Amaç: Bu araştırmanın amacı öğrencilerin çevrimiçi sınavlara yönelik tutumlarını, cinsiyet, sınıf düzeyi, internet kullanım becerisi, maddi refah düzeyi ve ders başarısı gibi değişkenler açısından değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma prospektif bir kesitsel tarama çalışmasıdır. Katılımcıların çevrimiçi sınavlara yönelik tutumları ve çeşitli değişkenlere ilişkin elektronik anket yöntemi ile veri toplanmış ve istatistiksel analizler yapılmıştır. Bulgular: Öğrencilerin çevrimiçi sınavlara yönelik tutumları arasında cinsiyet ve internet kullanım beceri düzeyine göre anlamlı farklılık bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma, öğrencilerin cinsiyetlerinin, dijital becerilerinin, maddi olanaklar kaynaklı teknoloji erişimlerinin ve akademik başarılarının çevrimiçi sınavlara yönelik tutumlarını şekillendirmede çeşitli düzeylerde etki yarattığını göstermektedir.
Kolanjiyokarsinom (CHOL) erken teşhis edilmesi zor olan ve oldukça yüksek düzeyde öldürücü bir kanser türüdür. CHOL tanısında radyolojik görüntülemede kısıtlılıklar mevcuttur ve biyopsi ile tanı yöntemi gibi invaziv tanı yöntemleri dışında genetik tabanlı ve özgün biyobelirteçlerin belirlenmesi zorunlu hale gelmektedir. Literatürde bu amaçlar gerçekleştirilen çalışmalar çalışmalardan farklı olarak bizim çalışmamızda öncelikle intrahepatik (iCHOL) ve ekstrahepatik (eCHOL) kolanjiyokarsinom hastalarında ortak upregüle olan genler belirlenmiştir. Ayrıca çalışmamızda klinikte CHOL kanserlerinin LIHC kanserinden ayırt edici tanısının zor olması sebebiyle CHOL hastalarında hepatoselüler karsinomdan (LICH) farklı olarak ve LIHC hastaları ile ortak olarak upregüle edilen genlerin tespit edilmesi de amaçlanmıştır. Hastaların gen yoğunluk verileri NCBI Gene Expression Omnibus (GEO) veri tabanından (GSE121248, GSE132305 ve GSE45001) sağlanmıştır. Çalışmada R LIMMA paketinde yer alan lineer modelleme yöntemi kullanılarak kanserli olan ve olmayan örnekler arasında upregüle genler (differentially expressed genes-DEGs) tespit edilmiştir. Tespit edilen genlerin hangi biyolojik yolaklara etki ettiğini belirlemek için Gen seti zenginleştirme analizi (Fonksiyonel zenginleştirme analizi) (GSEA) ShinyGO 0.80 webtool kullanılarak yapılmıştır. Sonuçlarımıza göre CHOL hastalarında LIHC hastalarından farklı olarak upregüle edilen 4 gene (F2R, ITGA11, LAMC2 ve LAMB3) odaklanılmıştır. CHOL ve LIHC hastalarında ise ortak olarak upregüle edilen 2 gen (COL1A1, ITGA2) tespit edilmiştir. Söz konusu genlerinin ortak olarak işaret ettiği biyolojik yolaklar PI3K-Akt sinyal yolağı ve ekstraselüler matriks (ECM)-reseptör etkileşimi süreçleridir. Belirlenen genler ile protein-protein ve ilaç etkileşim çalışmaları sonuçları klinik denemeler ile desteklenip CHOL ile LIHC kanserlerinin ayırt edilmesinde etkin bir şekilde hedeflenebilecektir.
Aim: Attention deficit hyperactivity disorder (ADHD) is a common and devastating disorder that poses a significant burden on families and society.ADHD treatment is multifaceted and requires long-term care and support. As pharmacists are directly involved in the distribution of medication, they are well positioned to collaborate with patients, support their treatment, highlight the importance of adherence to medication, and explain the medicine. This survey study aimed to identify pharmacists' knowledge gaps, attitudes and beliefs about ADHD and its medical treatment, and their experience in ADHD management. Method: In our study, a questionnaire was prepared for pharmacists in Sivas Center, covering descriptive questions such as the pharmacist's age and professional year, what pharmacists do when they encounter children and adolescents with attention problems and/or mobility, and their thoughts on the diagnosis and treatment of ADHD, and applied face-to-face. Results: The study involved 113 pharmacists. Respondents were asked to assess their level of knowledge regarding ADHD. It was observed that 29.2% of the participants had limited knowledge about ADHD and 14.2% had good knowledge. Nearly half (48.7%) of the respondents acknowledged their lack of knowledge on psychostimulants. It was revealed that 41.6% of the pharmacists consider ADHD treatment medication to be potentially addictive. When comparing survey responses on ADHD among participants based on their professional experience, it was discovered that there is a statistically significant relationship (p<0.023) between pharmacists with limited professional experience and their beliefs about ADHD as a condition that can lead to lifelong issues. Conclusion: Our study is the first to measure the awareness of pharmacists about ADHD in our country. Pharmacists have sufficient knowledge to counsel patients and to answer the most frequently asked questions about the drug's safety profile and onset of action is of great importance in the management of ADHD. So it would be useful to organize trainings on ADHD for pharmacists.
Amaç: Gebelik, fizyolojik ve psikolojik değişimlerin yaşandığı kritik bir yaşam dönemidir. Yüksek riskli gebelere optimal sağlık bakımının sunulması için bu değişimlerin onlardaki etkilerinin belirlenmesi önemlidir. Bu araştırma, yüksek riskli gebelerin gebelik deneyimleri ve prenatal distreslerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Kesitsel tipteki araştırma, Nisan 2018-Haziran 2019 tarihleri arasında bir devlet hastanesinde yüksek riskli gebelik nedeniyle tedavi ve bakım uygulanan 422 gebeyle yapılmıştır. Veriler, gebe tanıtıcı bilgi formu, “Gebelik Deneyimleri Ölçeği (GDÖ)” ve “Prenatal Distres Ölçeği (Revize Versiyon) (PDÖ)” ile toplanmıştır. Bulgular: Gebelerin yaş ortalaması 27.74±6.43 olup, çoğunluğunun 19-34 yaşlarında (%81.3) olduğu saptanmıştır. Gebelerin %37.7’sinin erken doğum tehdidi, %16.1’inin gebelikte hipertansiyon, %14.0’ının erken membran rüptürü ve %6.4’ünün gestasyonel hipertansiyon nedeniyle klinikte tedavi gördüğü tespit edilmiştir. Katılımcıların %11.4’ünün önceki gebeliklerinde ve %14.7’sinin mevcut gebeliğinde daha önce tedavi için hastaneye yattığı belirlenmiştir. Gebelerin GDÖ olumlu ve olumsuz duygular sıklık ve yoğunluk ve prenatal distres puan ortalamaları sırasıyla 45.09±20.25, 16.27±10.85, 2.44±0.36, 1.90±0.54 ve 10.29±4.95 olarak saptanmıştır. Ayrıca, gebelik deneyimleri ölçeği olumlu duygular sıklık ve yoğunluk puanları ile prenatal distres puanları arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki saptanırken, olumsuz duygular sıklık puanları ile arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Yüksek riskli gebelerin hem olumlu hem de olumsuz gebelik deneyimlerinin olduğu belirlenmiştir. Gebelerin prenatal distres yaşadığı; ancak prenatal distreslerinin düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca, prenatal distres düzeyleri arttıkça, olumlu gebelik deneyimleri sıklığının ve yoğunluğunun azaldığı ve olumsuz gebelik deneyimleri sıklığının arttığı tespit edilmiştir. Yüksek riskli gebelerin olumlu gebelik deneyimlerinin arttırılması için gebelerin prenatal distreslerinin ve gebelik deneyimlerinin değerlendirilmesi ve gerekli hemşirelik bakımının verilmesi önerilmektedir.
Bu araştırmanın amacı; üniversitede öğrenim gören öğrencilerin zaman yönetimi davranışları, ders çalışma yaklaşımları ve etkileyen faktörlerin belirlenmesidir. Araştırma, 2021-2022 Eğitim Öğretim Yılı Bahar Dönemi’nde toplanmış olup, evreni İzmir’de bir kamu üniversitesinin Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde eğitim gören tüm lisans öğrencileri oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise aktif olarak öğrenimine devam eden ve araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan lisans öğrencileri (n=580) oluşturmaktadır. Araştırma verileri, Tanıtıcı Bilgi Formu, Zaman Yönetimi Envanteri, Öğrenme ve Ders Çalışma Yaklaşımları Envanteri ile toplanmıştır. Veriler; SPSS programı ile analiz edilmiştir. Ara ştı rm ay a k a tı lan ö ğ ren ci ler in z am an y ö n etim i d av r an ış lar ın ın d ü şü k d ü zey d e sey re tt iğ i, ö ğ ren m e v e d er s ça lı ş m a y ak la şım lar ın a ili şk in b i lg i v e f ar k ın d alık d ü zey l erin in i s e z am an y ö n e tim in e k ıy a sl a d ah a iy i o ld u ğ u sap tan m ış tır . Öğrencilerin öğrenme ve ders çalışma yaklaşımları ile cinsiyet değişkeni arasında istatistiksel bakımdan anlamlı farklılık olduğu (p<0.05); diğer değişkenler açısından zaman yönetimi davranışları ve öğrenme ve ders çalışma yaklaşımları arasında istatistiksel açıdan fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Öğrencilerin zaman yönetimi davranışları ile öğrenme ve ders çalışma yaklaşımları arasında istatistiksel bakımdan anlamlı farklılık olduğu görülmüştür (p<0.05). Ayrıca, öğrencilerin cinsiyeti, medeni durumu, sınıf düzeyi ve bölümleri ile Zaman yönetimi Envanteri toplam puanı ve alt boyutları üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır (p>0.05).
Giriş ve Amaç: Bu araştırmanın amacı; bipolar bozukluk ve şizofreni hastalığına sahip bireylerin yakınlarının, tedavi ve hastaneye yatış sürecindeki deneyimlerinin incelenmesi ve deneyimlerine yönelik algıların anlaşılmasıdır. Gereç ve Yöntemler: Bu araştırma nitel araştırma olarak tasarlanmış ve fenomenolojik desen kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamında 5’i bipolar bozukluk, 5'i şizofreni tanısı olan 10 bireyin yakınıyla görüşülmüştür. Araştırmada katılımcılarla derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiş ve bu görüşmelerde yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Elde edilen veriler betimsel analize tabi tutulmuştur. Bulgular: Çalışmanın bulguları, “Yatış Sürecinde Hissedilenler”, “Başa Çıkma” ve “Çevrenin Tutumu” alt temalarından oluşan “Yatış Süreci” ve “Hastalığın Aileye Etkisi”, “Ailenin Tedavideki Rolü”, “Destekler Olmasaydı”, “Yatış ve Tedavi Sürecinde Yaşanan Zorluklar”, “Yatış ve Tedavi Sürecindeki İhtiyaçlar” ve “Sürece Yeniden Başlansaydı” alt temalarından oluşan “Hastalık ve Aile” ana temaları altında ele alınmıştır. Araştırma sonucunda hasta bireylerin yakınlarının hem tedavi sürecini etkilediği hem de tedavi sürecinden etkilendiği; hastalığa bağlı olarak sorunlar yaşadığı, bu nedenle hayatlarında birtakım değişiklikler yapma gerekliliği duyduğu görülmüştür. Ayrıca hasta yakınlarının hastalık hakkında bilgi edinmeye, psikolojik destek almaya, hasta ile ve tedavi sürecindeki profesyoneller ile daha sağlıklı iletişim kurma becerisine, yaşanılan zor ve ağır tecrübeler karşısında işlevsel başa çıkma stratejileri geliştirmeye, yakın çevreden sosyal destek almaya, damgalayıcı olmayan yaklaşımlara ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmıştır. Sonuç: Hasta yakınlarının da süreçten etkilendiği göz önünde bulundurularak yakını hastane yatışı yapmış aileler ile grup terapileri organize etmek, hasta yatış sürecinde iken, ailenin de farklı bir sağaltım sürecine dahil edilmesi, bu sürecin psikoeğitim ve psikolojik destek gibi unsurları içermesinin ve toplumu bu hastalıklar konusunda bilgilendirebilecek programların organize edilmesinin önemli olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Amaç: Bu araştırmanın amacı, bir üniversite hastanesinin dahiliye ve cerrahi servislerinde çalışan hemşirelerin, hemşirelik bakımındaki etik tutumlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel nitelikte olan bu araştırma, Eylül - Ekim 2021 tarihleri arasında, bir üniversite hastanesinde çalışan 156 gönüllü hemşire ile yapıldı. Veriler “Hemşire Tanıtım Formu” ve “Hemşirelik Bakımında Etik Tutum Ölçeği” kullanılarak toplandı. Araştırma için etik kurul ve kurum izinleri alındı. Verilerin analizi SPSS 20.0 programında tanımlayıcı analizler ve Mann Whitney U kullanıldı. Bulgular: Hemşirelerin %52,6’sının dahiliye servislerinde çalıştığı, %64.7’sinin lisans eğitimi aldığı, birlikte yaşadığı kişilerin %73.1’inin COVID-19 tanısı aldığı, %75’inin COVID-19 tanılı hastalara bakım verdiği belirlendi. Hemşirelerin %26.3’ü COVID-19 tanısı aldığını, tanı alanların %58.5’i bulaş kaynağının hastane ortamı olduğunu belirtti. Araştırmada Hemşirelik Bakımında Etik Tutum Ölçeği puan ortalaması 157.28 ± 13.31 (Ölçekten alınabilecek puan aralığı: 34-170) olarak bulundu. COVID-19 tanısı alan hastalara bakım vermeyen hemşirelerin etik tutumlarının, bakım verenlere göre, anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlendi (p < 0.05). Diğer değişkenlerin hemşirelik bakımında tutumu etkilemediği (p > 0.05), ayrıca yaş ve çalışma süresi ile tutum düzeyleri arasında bir ilişki olmadığı (p > 0.05) saptandı. Sonuç: COVID-19 pandemi döneminde yapılan bu araştırmada hemşirelerin bakımda etik tutumlarının olumlu olduğu ve COVID-19 tanılı hastalara bakım vermenin etik tutumlarını olumsuz etkilediği belirlendi. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, özellikle COVID-19 hastalarına bakım veren hemşirelerin, hemşirelik bakımında etik tutumlarının geliştirilmesi için, girişimlerde bulunulması önerilmektedir.
Giriş ve Amaç: Bu çalışma ile COVID-19 pandemi sürecinde sağlık alanında eğitim alan öğrencilerin yaşam alışkanlıkları değişimi ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma tanımlayıcı tipte, 1 Mayıs - 20 Haziran 2021 tarihleri arasında sağlık alanında önlisans eğitimi gören 310 öğrenci ile yürütüldü. Çalışma verileri “Katılımcı Soru Formu” kullanılarak toplandı. Tanımlayıcı verilerin analizinde sayı (n), yüzde (%), ortalama ve standart sapma; kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki kare testi kullanıldı. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 20.17+3.80, %70.3’ü kadın, %51.6’si ikinci sınıf, %25.8’i fizyoterapi, %26.2’si yaşlı bakımı bölümü öğrencisi, %21’inin ise COVID-19 geçirdiği belirlendi. Katılımcıların bu süreçte %56.1’inin pandemi öncesine göre kilo artışının olduğu, %44.8’inin gece yemek yeme davranışının, %41.3’ü aburcubur/şekerleme tükettiği öğün sayısının arttığı saptandı. Katılımcıların COVID-19’dan korunmak amacıyla etkili olduğunu düşünerek %71.9’unun C vitamini, % 62.9’unun D vitamini, %75.2’sinin turşu, %69.4’ünün bal/pekmez ve %64.4’ünün sarımsak soğan tüketiminin arttığı belirlendi. Pandemi sürecinde katılımcıların %35.1’inin sigara, %38.5’inin alkol, %56’sının televizyon, %47.6’sının bilgisayar ve %79.9’unun ise telefon/tablet kullanımının arttığı, %42.3’ünün uykuya dalış süresinin uzadığı belirlendi. Çalışma ile %81.1 ev temizliğinde sulandırılmış çamaşır suyu kullanıldığı, %84.8 evini iki saatte bir havalandırıldığı, %82.9 diğer insanlarla tokalaşmanın sınırlandırıldığı belirlendi. Katılımcıların COVID-19 enfeksiyonu geçirme durumu ile beslenme düzeni, egzersiz, sigara ve alkol tüketimi, uyku, televizyon/sosyal medyada geçirilen süre ile temizlik alışkanlıkları değişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Bu çalışmada pandemi sürecinde öğrencilerin beslenme, egzersiz, uyku düzeni, sosyal medya kullanımı ve hijyen alışkanlıklarının değiştiği; COVID-19 enfeksiyonu geçirmenin yaşam alışkanlıkları değişiminde etkili olmadığı belirlenmiştir.
Amaç: Bu araştırmanın amacı doğum müdahalelerinin karşılanmış doğum beklentisi ve memnuniyete etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Eylül 2021- Eylül 2022 tarihleri arasında, analitik- kesitsel tipte yapılan bir çalışmadır. Bu çalışmanın evrenini Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesine doğum yapmak için başvuran gebeler, örneklemini ise normal doğum için başvuran 422 primipar gebe oluşturdu. Verilerin toplanmasında “Tanıtıcı Bilgi Formu”, “Doğum Eylemi İzlem Formu”, “Doğum Beklentisi ve Doğum Deneyimi Ölçeği” kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, dağılımın normalliği için Shapiro- Wilk testi, Mann Whitney U Testi, değişkenler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde stepwise metodu ile çoklu linear regresyon analizi kullanıldı. Bulgular: Kadınların yaş ortalaması 25,78±3,95 olup, %44,8’inin lise mezunu olduğu, %82,7’sinin isteyerek gebe kaldığı, %97,6’sının gebelik döneminde sağlık kontrolüne gittiği saptandı. Kadınlara uygulanan başlıca doğum müdahalelerinin; sürekli elektro fetal monitorizasyon (%95,7), epizyotomi (%90,3), indüksiyon (%81,3), vakum uygulaması (%4,0) olduğu görülmüştür. Yapılan bu çalışma ile doğumda uygulanan müdahalelerden analjezik kullanımının doğum beklentisi ve doğum memnuniyetine pozitif yönde, vakum uygulamasının ise negatif yönde etkilendiği, ayrıca epizyotomi, indüksiyon, yeme içmeyi kısıtlamak, antispazmolitik kullanımı ve sürekli elekto fetal monitör kullanımının doğum memnuniyetini negatif yönde etkilediğini saptandı. Sonuç: Araştırmada kadınlara uygulanan doğum müdahalelerinden kadınların karşılanmış doğum beklentilerini ve memnuniyetlerini etkilediği tespit edildi.
Giriş ve Amaç: Anne öz yeterliği, annelik davranışlarının temel belirleyicisidir ve annelik rolü adaptasyonunda önemli görevler üstlenmektedir. Bu nedenle doğum sonrası dönemde annelerin öz-yeterlik algılarını değerlendirmek önemlidir. Bu çalışma, preterm doğum yapmış annelerin öz-yeterlik düzeylerini belirlemek amacıyla geliştirilmiş olan Algılanan Anne Ebeveynlik Öz-Yeterlik Ölçeğinin Türk toplumuna uyarlanarak geçerlik ve güvenirliğini test etmek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntemler: Metodolojik tipte yapılmış olan bu çalışmanın verileri, Ocak 2020-Ocak 2021 tarihleri arasında İzmir’deki bir hastanenin kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde preterm doğum yapmış 250 anneden toplanmıştır. Verilerin değerlendirmesinde SPSS 25 ve AMOS 21 paket programlarından yararlanılmıştır. Bulgular: Ölçeğin dil geçerliği, çeviri geri çeviri yöntemi ile yapılmıştır. Kapsam Geçerlik İndeksi skorları 0.90- 1.00 arasında bulunmuştur. Açıklayıcı Faktör Analizi (AFA) ile “Kaiser-Meyer-Olkin (KMO) değeri 0.932 ve Barlett Küresellik Testi p<0.001 olduğu saptanmıştır. Faktör analizi sonucunda ölçeğin üç alt boyuttan oluştuğu ve toplam varyansın %65.815’ini açıkladığı saptanmıştır. Doğrulayıcı Faktör Analizi sonucunda, ölçeğin üç faktörlü yapısının geçerli olduğu doğrulanmıştır ve X²/sd oranı 2.608, CFI değeri 0.930, NFI değeri 0.892, GFI değeri 0.876 ve RMSEA değeri ise 0.080 olarak saptanmıştır. Ölçeğin Cronbach alfa güvenirlik katsayı 0.943 olduğu, alt boyutlarının Cronbach alfa güvenirlik değerlerinin 0.858-0.915 arasında değiştiği belirlenmiştir. Ölçek maddelerinin madde toplam puan korelasyonları 0.603-0.809 arasında olduğu saptanmıştır. Ölçeğin iki yarı arasındaki korelasyon katsayısının 0.843, Spearman Brown güvenirlik katsayısının 0.915, Guttman Split-Half güvenirlik katsayısının 0.914 olduğu belirlenmiştir. Orijinal ölçekteki 17. ve 18. numaralı maddeler binişiklik oluşturduğu için bu iki maddenin boyutlara dahil olmadığı görülmüş ve ölçekten çıkarılmıştır. Sonuç: Algılanan Anne Ebeveynlik Öz-Yeterlik Ölçeği Türkçe formu geçerli ve güvenilir bir ölçme aracıdır. Ölçekten alınan toplam puanın artması anne öz-yeterlik düzeyinin arttığını göstermektedir.
Travma sonrası stres bozukluğu [TSSB] önemli bir psikiyatrik hastalık olup, travmatik olaylara maruz kalma sonrasında gelişmekte ve görülme sıklığı yaygınbir psikiyatrik bozukluktur. Bu araştırmada stres+hatırlatıcı stres ile oluşturulan sıçan TSSB modelinde cinsiyet faktörünün ve stres öncesi uygulanan bazal test prosedürlerinin modele etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Deney hayvanları çalışma prosedürü ve amacına göre 8 gruba ayrılmıştır. Hayvanların bazal testleri yapılacak gruplarına prosedürün başlangıcında davranış testleri, stres gruplarına stres protokolü uygulanmıştır. Çalışmanın sonunda hayvanların tümüne yüksek artı labirent ve açık alan testi olmak üzere davranış deneyleri yapılmıştır. Davranış testlerinde gruplarda çalışma sonunda yapılan istatistiksel olarak anlamlı olmayan farklılıklar görülmekle birlikte, total olarak değerlendirildiğinde davranış testlerinde bazal testleri yapılmış ve yapılmamış gruplar arasında ve dişi erkek sıçan grupları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Bu araştırmanın sonucunda elde edilen verilerin daha sonraki araştırmalarda kullanacağımız deneysel TSSB modellerinde oluşturulacak modelin başarısını ve bu konuda daha sonraları yapılması planlanan araştırmaları etkilemesi açısından önemli olacaktır.
Background: Cholinergic anti-inflammatory pathway endogenously controls inflammatory processes through activation of the α7-nicotinic acetylcholine receptor (α7nAChR). Varenicline, used in smoking cessation therapy, is a full α7nAChR agonist with anti-inflammatory effects. In this study, the frequency of coronavirus disease (COVID-19) was evaluated in patients using varenicline as a smoking cessation treatment. Methods: In this retrospective cross-sectional study, records of the 111 patients admitted to Smoking Cessation Outpatient Clinic of XXXXX University Faculty of Medicine during the COVID-19 pandemic were evaluated. The development of COVID-19 disease according to the status of the patients being positive for SARS-COV-2 was evaluated comparatively in patients who received varenicline or not. Additionally, the disease symptoms were questioned. Results: SARS-CoV-2 PCR positivity was not detected in any of 38 patients who regularly used varenicline out of 68 patients evaluated. SARS-CoV-2 PCR positivity was detected in 13 (43.3%) of 30 patients who received other treatments or irregularly used varenicline (p<0.001). Conclusions: Patients under smoking cessation treatment did not develop COVID-19 during the period of varenicline use compared to non-users suggesting that the medication may have a protective role in the development of COVID-19 which might be further investigated by clinical trials.
Objective: This research was conducted to examine the psychosocial symptoms of children aged 6-12 years who were hospitalized after surgery. Materials and Methods: This descriptive and cross-sectional study was conducted in the pediatric surgery service of a university hospital between September 2022 and February 2023. The sample of the study consisted of 124 children aged 6-12 years who were hospitalized for at least three days after surgery. Data; Descriptive statistics obtained with the “Child and Parent Descriptive Form” and “Psychosocial Symptoms Identification in the Hospitalized Children” were evaluated with the “Mann Whitney U” and “Kruskal Wallis H” tests. Results: In the research was found, the mean age of the children was 8.28 ± 2.15, 63.7% of them were “male”, 82.3% of them were hospitalized for more than “5 days or more”, and 75% of them were hospitalized for the “first time” experience. It was determined that 79% of the children had the experience of having an operation for the "first time", 96.8% of them were psychologically affected during the postoperative hospital stay, and 61% of them had "bad" compliance with the postoperative treatment process. Conclusion: Psychosocial symptoms are observed in children hospitalized after surgery, and the child's gender, age, length of hospital stay, previous hospitalization and surgery experience are important determinants. The pediatric nurse should be aware of the experiences and emotions of the children in this process, should be able to define their psychosocial symptoms and plan interventions.
Giriş ve Amaç: Üst gastrointestinal sistem kanserleri sık karşılaşılan mortalite ve morbiditesi yüksek olan kanserlerdendir. Üst gastrointestinal sistem incelemesi için yapılan özofagogastroduodenoskopi işlemi tanıda altın standart yöntemdir. Bu çalışmadaErzurum Bölge Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Endoskopi Ünitesinde yapmış olduğumuz özofagogastroduodenoskopi işlemlerinin patoloji sonuçlarını ve sonucu malign olarak raporlanmış hastaların başvuru şikayetleri, demografik özellikleri, lezyonun lokalizasyonu ve histopatolojik özelliklerini literatür eşliğinde tartışmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Erzurum Bölge Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Endoskopi Ünitesinde Ocak 2015-Aralık 2021 tarihleri arasında özofagogastroduodenoskopi işlemi yapılan 12196 hasta ve bu hasta grubundan alınan biyopsi materyallerinin sonuçları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Özofagogastroduodenoskopi işlemi yapılan 12196 hastanın %49’undan biyopsi alınmıştır. Histopatolojik inceleme sonucu 144(%1.18) hasta malignite tanısı almıştır. Malign lezyonların 32’si özofagus(%22,2) 112’si (%77,8) mide de yer almaktaydı. Malign tanı alan hastaların 52’sı bayan(%36,1), 92’i (%63,9) erkek olup hastaların yaş ortalaması 65,8±10,8 yıl idi. Özofagusta yerleşim gösteren lezyonların 24’ü skuamoz hücreli karsinom(SCC), 8’ i adenokarsinomdu. Midedeki lezyonların 98’i adenokarsinom 4’ü nöroendokrinkarsinom 10 tanesi intramukozalkarsinomdu. Sonuç: Erzurum Bölge Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Endoskopi Ünitesinde yapmış olduğumuz özofagogastroduodenoskopi işlemleri ile elde ettiğimiz malignite verilerinin literatürdeki diğer incelemelerle bazı değerler açısından benzer bazı değerler yönü ile de farklı olduğu saptanmıştır.
Amaç: Bu çalışmada acil servise araç içi trafik kazası veya motosiklet kazası ile başvuran çoklu travma hastalarının travma skorlarını ve prognozlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne çoklu travma ile başvuran 100 araç içi trafik kazalı ve 75 motosiklet kazalı olguda yapıldı. Olguların Yaralanma Ciddiyet Skoru (ISS), Kısaltılmış Yaralanma Skoru (AIS), Glasgow Koma Skoru (GKS), prognozları ve klinik özellikleri kaydedilmiştir. Bulgular: Olguların araç içi trafik kazası grubundakilerin %75’i erkek, motosiklet kazası olgularının ise %94,7’si erkek idi. Yaş ortalaması araç içi trafik kazası ile başvuran olgularda 37,29 ± 16,02 saptanırken, motosiklet kazalı olgularda 37,85 ± 15,40 saptanmıştır. En sık yaralanma bölgesi araç içi trafik kazalı olgularda %76 ve motosiklet kazası nedeniyle gelen olgularda ise %74,6 ile ekstremite yaralanması olduğu belirlendi. Travma skorları incelendiğinde GKS ortalaması araç içi trafik kazalı olgularda 13,30 ± 3,56 motosiklet kazası nedeniyle gelen olgularda 13,0 ± 3,09 dur. ISS ortalaması araç içi trafik kazasında 24,28 ± 16,69 saptanırken, motosiklet kazası nedeniyle gelen olgularda ise 22,25 ± 17,32 saptanmıştır. AIS skorları karşılaştırıldığında araç içi trafik kazalı hastalarda 3,59 ± 1,20, motosiklet kazası nedeniyle gelen olgularda 3,40 ± 1,26 saptanmıştır. Travma skorları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Araç içi trafik kazalı olgularda cerrahi girişim oranı %24, motosiklet kazalı olgularda %21,3 saptandı. Olguların her iki grubunda da mortalite %8 olarak saptandı. Sonuç: Çalışmada araç içi trafik kazası ve motosiklet kazası nedeniyle başvuran multitravmalı hastalar incelendi. İki grup da travma skorları açısından anlamlı benzer özellikler göstermiştir.
This study examines the effects of the bundle of antimicrobial stewardship measures for prophylactic antibiotics among thoracic surgery patients. A local protocol, based on current guidelines starting from December 2014, was developed by the Infection Control and Thoracic Surgery Teams. The effects of this protocol were assessed by monitoring a total of 1380 patients before and after its implementation from January 1, 2011, to December 31, 2022.
Objective: Improvements in SARS-CoV-2 diagnosis with easy, rapid and cost-effective approaches are required to control the COVID-19 pandemic. Antigen tests result in 5 to 30 minutes, providing an advantage over polymerase chain reaction (PCR) in duration. We tested the performance of the i-test COVID-19 rapid antigen test to real-time reverse transcriptase PCR in 200 symptomatic COVID-19 suspected patients. The cycle threshold (Ct) values of the patients were found to be between 21.6 and 34.4. The Ct value of 10 patients who tested positive in the PCR test was >30. We found that the sensitivity and specificity of the antigen test were 80.6 % and 93.7 %, respectively, for samples with a Ct value of <30, and overall agreement between antigen and PCR test was 91.6 % for these samples. i-test COVID-19 rapid antigen test can be used for screening in schools, factories, nursing homes, and everywhere where PCR test is unavailable.
Objective: The study aimed to investigate the reliability of ChatGPT’s answers to medical questions, including those sourced from patients and guide recommendations. The focus was on evaluating ChatGPT’s accuracy in responding to various types of infectious disease questions. Materials and Methods: The study was conducted using 200 questions sourced from social media, experts, and guidelines related to various infectious diseases like urinary tract infection, pneumonia, HIV, various types of hepatitis, COVID-19, skin infections, and tuberculosis. The questions were arranged for clarity and consistency by excluding repetitive or unclear ones. The answers were based on guidelines from reputable sources like the Infectious Diseases Society of America (IDSA), Centers for Disease Control and Prevention (CDC), European Association for the Study of Liver Disease (EASL) and Joint United Nations Programme on HIV/AIDS (UNAIDS) AIDSinfo. According to the scoring system, completely correct answers were given 1-point, and completely incorrect ones were given 4-points. To assess reproducibility, each question was posed twice on separate computers. Repeatability was determined by the consistency of the answers’ scores. Results: In the study, ChatGPT was posed with 200 questions: 107 from social media platforms and 93 from guidelines. The questions covered a range of topics: urinary tract infections (n=18 questions), pneumonia (n=22), HIV (n=39), hepatitis B and C (n=53), COVID-19 (n=11), skin and soft tissue infections (n=38), and tuberculosis (n=19). The lowest accuracy was 72% for urinary tract infections. ChatGPT answered 92% of social media platform questions correctly (scored 1-point) versus 69% of guideline questions (p =0.001; OR=5.48, 95% CI=2.29-13.11). Conclusion: Artificial intelligence is widely used in the medical field by both healthcare professionals and patients. Although ChatGPT answers questions from social media platforms quite properly, we recommend that healthcare professionals be conscientious when using it.
Objective: Contact tracing aids epidemic control by enabling early detection and isolation without overburdening healthcare systems despite potential challenges. This study aimed to evaluate the practical application of contact and risk assessment-based models in predicting SARS-CoV-2 infection following exposure among healthcare workers in a large tertiary public university hospital in Türkiye. Material and Methods: The study was designed as a retrospective cohort study, including contact tracing data from 3389 exposed healthcare workers from March 23, 2020, to October 22, 2021. Contact-based (mask use, contact duration and distance) and exposure risk-assessment-based (low, medium, high-risk) models with and without having symptoms were generated using logistic regression. SARS-CoV-2 infection was defined as having a positive SARS-CoV-2 RT-PCR test result. Adjustments were made to the models for demographic and occupational variables, previous infection, and vaccination. Model parameters were compared. Results: Of 3389 exposed healthcare workers, 2451 underwent RT-PCR testing. Among those tested, RT-PCR positivity was 5.9% (144/2451). Lack of personal protective equipment use (odds ratio [OR]=1.64, 95% confidence interval [CI]=1.03-2.66) and ≥15 minutes of contact duration (1.89, 1.21-3.09) were significantly associated with RT-PCR positivity. In the risk-assessment model, being a high-risk contact increased the odds of RT-PCR positivity (OR=2.76, 95% CI=1.61-5.03). Adding the presence of symptoms to contact-based and risk assessment models improved model parameters (Akaike information criterion [AIC]: from 1086.1 to 1083.1; Tjur’s R2: from 0.016 to 0.019, respectively). Conclusion: The inclusion of being symptomatic improved the contact-based and risk assessment-based models. Institutions should be encouraged to incorporate symptom inquiries into risk assessment protocols in response to newly emerging respiratory virus epidemics. Institutions lacking the capacity for extensive contact tracing are recommended, at minimum, to track symptomatic exposed workers for epidemic control.
Objective: Patients with COVID-19 accompanying cancer have been reported to have higher morbidity and mortality. In this study, we aimed to evaluate the high-dose high intravenous anakinra treatment response and outcome in patients with COVID-19-associated cytokine storm accompanying cancer. Methods: This retrospective observational study was carried out at a tertiary referral center between September 01, 2021, and February 01, 2022, in Turkey. The study population consisted of two groups: patients receiving high-dose intravenous anakinra and patients treated with standard care. Results: Data from 146 patients in the anakinra group and 114 patients in the control group were analyzed. Malignancy frequency was 11% (n=16) in the anakinra group and 7% (n=8) in the control group. In survival analysis, a significantly lower survival rate was observed in patients with malignancy than those without in the control group (log-rank: p=0.002) and patients with malignancy in the control group compared to the anakinra group (log-rank: p=0.013). However, it did not differ between patients with and without malignancy in the anakinra group (log-rank: p=0.9). Conclusion: In the control group, mortality was higher in patients with malignancy compared to those without malignancy, but not in the anakinra group. Also, mortality was higher in patients receiving SoC compared to anakinra. Intravenous high-dose anakinra treatment is safe and effective in patients with COVID-19 accompanying cancer.
Objective: This study aimed to determine the predictors for significant hepatic abnormality (SHA), a treatment indication, by assessing demographic, laboratory, and radiological results of chronic hepatitis B (CHB) patients who underwent liver biopsy. Materials and Methods: In this retrospective study, individuals with untreated hepatitis B e-antigen (HBeAg)-negative CHB infection were enrolled. Multivariate analysis modeling was conducted with parameters identified as predictors for SHA in univariate analysis. Optimal threshold levels for variables to predict SHA in patients with chronic hepatitis B were determined based on receiver operating characteristic (ROC) curve analysis. Results: A total of 566 patients with untreated chronic hepatitis B were included in the cohort; 61% (345/566) were male, and the median age was 41 years (interquartile range [IQR]=34-50). Notably, 36.9% (209/566) had SHA. In the multivariate analysis, utilizing different models, age, gender, HBV-DNA, LDL, ALT, and platelet count were identified as the most reliable predictors for SHA in CHB patients. For predicting SHA, the area under the ROC curve values of HBV-DNA, AST, and ALT were 0.704 (sensitivity=62.8%, specificity=76.2%; p<0.0001), 0.747 (sensitivity=51.9%, specificity=88.9%; p<0.0001), and 0.737 (sensitivity=68.6%, specificity=68.4%; p<0.0001), respectively. Conclusion: In our study, age, male gender, ALT, AST, HBV-DNA, LDL cholesterol, platelet count, and FIB-4 score were independent predictors of SHA in HBeAg-negative chronic hepatitis B. The most sensitive parameters for SHA were LDL and ALT. The most specific param- eters were age, AST, and APRI score. SHA may occur in patients with high HBV-DNA levels, even if ALT values are normal in HBeAg-negative patients.
Objective: Antimicrobial resistance can lead to morbidity and mortality in serious infections. Therefore, this study aimed to evaluate the knowledge and attitudes of patients admitted to the outpatient clinics of our hospital about the rational use of antibiotics. Materials and Methods: Patients who applied to Infectious Diseases and Internal Diseases Polyclinics between August 01, 2021 and February 01, 2022 were included. After obtaining written consent from those who agreed to participate in the study, a face-to-face questionnaire was applied to evaluate their knowledge and attitudes about antibiotic use. Results: A total of 735 patients were included in the study; 64.1% were women, and the mean age was 40±15 years. The median of the total correct score on the scale measuring the patients’ knowledge level in the study was 5. It was determined that individuals who scored 5 or less did not have sufficient knowledge, and those who scored above 5 had sufficient knowledge. Female gender, being single, being a university graduate, and hav- ing a middle income were associated with sufficient knowledge level (p<0.05). The rates of self-starting or using antibiotics until the complaints subsided were higher in the group with insufficient knowledge (p<0.05). Conclusions: The knowledge level of our patients regarding antibiotic use provided better results in all parameters, such as the number of visits to the doctor, self-starting antibiotics, using the antibiotic in the appropriate indication, and complying with the duration. The knowledge level was found to be associated with the appropriate antibiotic use.
Objective: Reuse of medical devices poses risks concerning technical issues and patient safety. In this study, we aimed to examine the structural changes in catheters that occur due to the reuse with the aid of electron microscopy. Materials and Methods: The effects of hydrogen peroxide (HP) and ethylene oxide (EO) sterilization on four percutaneous transluminal coronary angioplasty (PTCA) catheters and control PTCA catheters were examined by scanning electron microscope (SEM). Each catheter sample was divided into four parts during the SEM examination, and a total of 20 pieces were examined. Catheters were reprocessed through every regular sterilization step and used solely for the study, not in patients. Statistical evaluations of histological scoring made on images obtained from scanning electron microscopic images were made using the GraphPad Prism 8 program. Results: Electron microscopical examination showed that HP sterilization caused more robust and deeper lines compared to EO. These distortions increased directly with the increase in the reprocessing cycle. In EO, no significant damage was detected within five cycles in contrast to HP; however, the harmful effects of EO were seen over five cycles. Unprocessed samples had no damage. Outer and inner deterioration was significantly higher in the EO>5 group and HP>5 group than in the control group. However, the bacterial contamination score in the EO>5 group was higher than the control group. Conclusion: Our findings showed that HP and EO sterilizations caused some deterioration in the inner and outer surfaces of PTCA catheter samples. We recommend reprocessing using EO, the least damaging method, when necessary, and paying attention not to exceed five cycles when necessary.
In this paper, we introduce a pioneering numerical technique that combines generalized Laguerre polynomials with an operational matrix of fractional integration to address fractional models in electrical circuits. Specifically focusing on Resistor--Inductor ($RL$), Resistor--Capacitor ($RC$), Resonant (Inductor--Capacitor) ($LC$), and Resistor--Inductor--Capacitor ($RLC$) circuits within the framework of the Caputo derivative, our approach aims to enhance the accuracy of numerical solutions. We meticulously construct an operational matrix of fractional integration tailored to the generalized Laguerre basis vector, facilitating a transformation of the original fractional differential equations into a system of linear algebraic equations. By solving this system, we obtain a highly accurate approximate solution for the electrical circuit model under consideration. To validate the precision of our proposed method, we conduct a thorough comparative analysis, benchmarking our results against alternative numerical techniques reported in the literature and exact solutions where available. The numerical examples presented in our study substantiate the superior accuracy and reliability of our generalized Laguerre-enhanced operational matrix collocation method in effectively solving fractional electrical circuit models.
The numerical simulation of free convection flow within a square-shaped enclosure for various orientations of elliptic blockage (EB) is performed in the present study. The bottom wall of the cavity remains uniformly heated, where the left and right (side) walls as well as the boundary wall of the elliptic blockage are insulated and the top wall remains at a cool temperature. As $Pr$ remains constant, the effects of different values of $Ra$ have a great influence on overall fluid flow and temperature gradient for three different locations: bottom elliptic blockage (BEB), center elliptic blockage (CEB) and top elliptic blockage (TEB), as a mass flow circulation has been identified, and a state of equilibrium has been established within the fluid flow simulations along with the isotherm contours. The outcomes of the numerical analysis are presented with the streamlines, isotherms, and variations of the average Nusselt number.
In this paper, we introduce a mathematical model given by begin{equation} { }^c mathfrak{D}_t^alpha u = nabla cdot mathrm{D} nabla u + rho f(u) quad text{in } Omega, end{equation} where $f(u)=frac{1}{1-u/mathrm{K}}, , u/mathrm{K} neq 1, , mathrm{K} > 0$, to enhance established mathematical methodologies for better understanding glioblastoma dynamics at the macroscopic scale. The tumor growth model exhibits an innovative structure even within the conventional framework, including a proliferation term, $f(u)$, presented in a different form compared to existing macroscopic glioblastoma models. Moreover, it represents a further refined model by incorporating a calibration criterion based on the integration of a fractional derivative, $alpha$, which differs from the existing models for glioblastoma. Throughout this study, we initially discuss the modeling dynamics of the tumor growth model. Given the frequent recurrence observed in glioblastoma cases, we then track tumor mass formation and provide predictions for tumor visibility timing on medical imaging to elucidate the recurrence periods. Furthermore, we investigate the correlation between tumor growth speed and survival duration to uncover the relationship between these two variables through an experimental approach. To conduct these patient-specific analyses, we employ glioblastoma patient data and present the results via numerical simulations. In conclusion, the findings on tumor visibility timing align with empirical observations, and the investigations into patient survival further corroborate the well-established inter-patient variability for glioblastoma cases.
Digitalization, while being one of the primary objectives in today's business world, increases its significance with technological advancements. Recently, there has been a need for tools to determine the levels of digitalization within certain standards and metrics for companies seeking to understand and accelerate their digitalization process, and to determine how these companies should proceed to address their shortcomings. When specifically looking at electricity distribution companies, the technological advancements such as distributed production, storage, and electricity vehicles make the digitalization process not just a choice but a necessity to operate distribution systems reliably and effectively. This study proposes a conceptual model specifically for electricity distribution companies for the first time, by researching digital maturity models developed for other sectors in the literature.
In this study, Al-(Ti:DLC)-pSi/Au Schottky barrier diode (SBD) was manufactured instead of conventional metal / semiconductor (MS) with and without an interlayer and then several fundamental electrical-characteristics such as ideality factor (n), barrier height B series and shunt resistances (Rs, Rsh), concentration of acceptor atoms (NA), and width of depletion-layer (Wd) were derived from the forward-reverse bias current/voltage (I-V), capacitance and conductance as a function of voltage (C/G-V) data using various calculation-methods. Semi logarithmic IF-VF plot shows a linear behavior at lower-voltages and then departed from linearity as a result of the influence of series resistance/Rs and organic-interlayer. Three linear regions can be seen on the double-logarithmic IF-VF plot. with different slopes (1.28, 3.14, and 1.79) in regions with low, middle, and high forward bias, which are indicated that Ohmic-mechanism, trap-charge-limited-current (TCLC) mechanism, and space-charge-limited-current (SCLC) mechanism, respectively. Energy dependent surface states (Nss) vs (Ess-Ev) profile was also obtained from the Card-Rhoderick method by considering voltage-dependence of n and B and they were grown from the mid-gap energy up to the semiconductor's valance band (Ev). To see the impact of Rs for 1 MHz, the measured C/G-V graphs were amendment. All results are indicated that almost all electrical parameters and conduction mechanism are quite depending on Rs, Nss, and calculation method due the voltage dependent of them.
The pure copper oxide thin film was deposited on glass substrates by SILAR method with 30 cycles. To examine the doping effect, Zn-doped films at different doping ratios were prepared under the same conditions as the undoped film. The XRD, SEM and Raman measurements were performed to investigate the morphological and structural properties of the samples. Analysis showed increasing aggregation and amorphous structure with doping. The optical parameters were characterized by spectrophotometer measurement and relevant formulas. The band gap energies were determined to increase from 2.50 to 2.79 eV with the increasing Zn rate. The Hervé and Vandamme, Moss and Ravindra relations were used to determine the refractive index. The room temperature gas-sensing performance for the undoped and doped samples were reported and the responses for 5 ppm gas were calculated as 249 %, 800 %, 189 % and 15 % for the CuO, 1Zn:CuO, 3Zn:CuO and 5Zn:CuO, respectively. The response of CuO thin films changed with doping, and 1% Zn doping rate was determined as the optimal rate in this study.
The falling body problem for different time scales, such as ℝ, ℤ, hℤ, qℕ0, ℙc,d is the subject of this study. To deal with this problem, we use time-scale calculus. Time scale dynamic equations are used to define the falling body problem. The exponential time scale function is used for the solutions of these problems. The solutions of the falling body problem in each of these time scales are found. Moreover, we also test our mathematical results with numerical simulations.
The study area is located in the Guleman region which hosts Turkey's most important chromite deposits and extensive serpentine soils. In this study, strontium uptake accumulations in the shoots and roots of the Teucrium polium plant growing on serpentine soils in the Guleman region were examined. In this context, 17 Teucrium polium plants growing in different locations of serpentine soils were collected together with their shoots, roots and soil, and then chemically analyzed for strontium. Chemical analyses were carried out in ICP-MS. On average, strontium values of 15.2 ppm in the soil, 26.4 in the root and 76.3 ppm in the shoots were detected. Strontium enrichment values in the soil, roots and shoots of this plant were determined as 1.8 for ECR (The enrichment coefficient for root), 5.3 for ECS (The enrichment coefficient for shoot) and 2.9 for TLF (Translocation factor). Results of this study show that the Teucrium polium plant accumulates significant amounts of strontium from the soil, both in the root and in the shoots. As a result, this plant can be used as a bioaccumulator plant, especially in the reclamation of strontium-polluted soils and the improvement of such areas.