Tarama Sonuç Kümeleri
Kümeler aramadaki ilk 100 sonuca göre oluşturulmuştur.

Tümünü Listeye Ekle
Theileriosis is a protozoan parasite that is transmitted by ticks and infects a wide range of animals worldwide. This study aims to assess the molecular prevalence and related risk factors of theileriosis in Balochistan, Pakistan. Standard microscopy methods, polymerase chain reaction (PCR), 18S small subunit ribosomal RNA gene sequencing, and phylogenetic analysis were used. For this purpose, a total of 408 blood samples were collected from tick-infested cattle in Zhob, Loralai, and Quetta districts of Balochistan, Pakistan. Microscopy and subsequent PCR analysis confirmed the highest prevalence of Theileria annulata in Loralai district (11.76% and 12.75%), followed by Zhob district (11.27% and 12.25%), and Quetta district (8.34% and 9.56%), respectively. Moreover, the prevalence of T. annulata was higher in young cattle (85.82%), followed by female cattle (58.87%), and exotic crossbred cattle (33.33%) in the study area. However, various variable such as sex, area, and breeds of the cattle were not significantly correlated (P>0.05) with the presence of T. annulata, except for the age of animals (P<0.05). In addition, sequencing and phylogenetic analyses revealed that the isolated T. annulata was closely related to the isolates from Türkiye, Italy, Egypt, Iran, and Pakistan. Hence, these findings will contribute to the development of more effective control strategies for theileriosis in the cattle population of Balochistan, as well as in Pakistan on a broader scale.
Enflasyon, mali tabloların şirketlerin gerçek ekonomik durumunu yansıtmaktan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Enflasyon düzeltmesinin amacı ise bilançonun ait olduğu tarihteki satın alma gücü cinsinden hesaplanmasıdır. En son 31.12.2004 tarihinde uygulanan enflasyon düzeltmesi, düşük enflasyon ortamı nedeniyle 2005-2020 döneminde kanuni şartları oluşmadığından yapıl- mamış olup 2021 yılında şartların oluşması nedeniyle yapılması gerekiyorken VUK’a eklenen geçici 33 üncü maddeyle 31.12.2023 tarihli mali tablolara kadar ertelenmiştir. 31.12.2023 tarihli ve sonraki dönemler bilançosunun enflasyon düzeltmesine tabi tutulma- sında, avanslar özellikle döviz cinsinden avansların durumu detaylıca ele alınmayı hak etmektedir. Bu çerçevede, avansların enflasyon düzeltmesi tabi tutulması konusu, meri vergi mevzuatı dikkate alınarak ayrıntılı olarak incelenmiştir.
We aimed to investigate the improvement effect of Beclin-1 on the cognitive function of mice with Alzheimer’s disease (AD). Human umbilical cord-derived mesenchymal stem cells (hUC-MSCs) were isolated from neonatal umbilical cord tissues. The cells stably overexpressing Beclin-1 were constructed, and those of passages 5, 10, and 15 were used. Forty-eight AD mice were randomly divided into AD, P5 hUC-MSCs, P15 hUC-MSCs (P15MSCs) and OE Beclin 1-P15 hUC-MSCs (OE Bec-P15MSCs) groups (n=12). Overexpressing Beclin-1 significantly enhanced the proliferation and migration of MSCs of different passages, and reduced G0/G1 arrest. The OE Bec-P15MSCs group had the longest total distance, the shortest time in forced swimming test, and the largest total food consumption in novelty suppressed feeding test. Transplanting hUC-MSCs and overexpressing Beclin-1 significantly reduced Aβ deposition. The expressions of P-tau (Ser396), P-tau (Ser231) and P-tau (Ser235) were significantly inhibited by hUC-MSCs transplantation and Beclin-1 overexpression, especially in the OE Bec- P15MSCs group. Double positive staining of EdU+/DCX+ cells, EdU+/NeuN+ cells and EdU+/Nestin+ cells significantly increased in the OE Bec-P15MSCs group compared to those in other groups (P<0.05). The activation degrees of astrocytes and microglia were lowest and the superoxide dismutase activity was highest in the OE Bec-P15MSCs group (P<0.05). The protein expression of nuclear factor E2-related factor 2 (Nrf2) in NAD(P) H quinone oxidoreductase 1 and superoxide dismutase 1 in brain tissues significantly rose, while that of Keap-1 was down-regulated in the OE Bec-P15MSCs group (P<0.05). Beclin-1 can partly restore the viability of hUC-MSCs by activating the Nrf2 signaling pathway, thereby enhancing the therapeutic effect of transplantation on AD mice.
2024 vergilendirme dönemi hem meslek mensupları hem de mükellefler açısından oldukça zor geçecek bir yıl olacaktır. Enflasyon düzeltmesi hükümlerinin uygulanacak olması nedeniyle hem iş yükü hem de konuya ilişkin mevzuat hükümlerinin zorluğu bu dönemim belirgin özelliği duru- mundadır. Enflasyon düzeltmesi uygulaması kapsamında yazımız tarihine kadar Hazine ve Maliye Bakanlığı biri Tebliğ biri de Sirküler olmak üzere iki adet ikincil mevzuat düzenlemesi yaptı. Fakat yine de meslek mensuplarının tereddüt ettiği birçok husus bulunmaktadır. Sanıyoruz ki İdare ile ilişkiler bağlamında da uygulama süreci sıkıntılı olacak. Yazımızda amortismana tabi olmayan iktisadi kıymetlerin satışında doğan ya da doğacak za- rarların nasıl hesaplanacağı ve bu hesaplamanın vergi matrahına etkisi konusunu ele alacağız. Enflasyon düzeltmesine dair bu spesifik konu haricinde kalan hususlara ise okurlarımızın bilgisi dahilinde olduğunu kabul ederek konu bütünlüğü dağılmaması için değinmeyeceğiz. Konuyu ele alırken İdarenin enflasyon düzeltmesi hükümlerinin ilk olarak uygulandığı 2003 ve 2004 vergi- lendirme dönemleri mevzuatı kapsamında geçmiş yılarda verdiği özelgelerden de istifade ettiği- mizi belirtelim.
Anayasa’nın 168’inci maddesine göre; tabi kaynaklar ve servetler devletin hüküm ve tasarru- funda olup, aranması ve işletilmesi hakkı devlete ait kılınmıştır. Ancak Anayasa, Devletin bu hak- kının belirli bir süre için gerçek ve tüzel kişilere verilebileceği kuralını getirmiş, madenlerin üçüncü kişilere işlettirilmesini sağlamıştır. Madenlerle ilgili, Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu ve Kamu Gözetimi Kurumu “Maden Kaynaklarının Araştırılması ve Değerlendirilmesi” başlıklı (6) numaralı UFRS ve TFRS’nin yanısıra (20) numaralı “Yüzey Madeninin Üretim Aşa- masındaki Dekapaj Maliyetleri” adlı TFRS YORUMU’nu yayınlamıştır. Bu yazıda TFRS 6’daki değerleme esasları ile vergi kanunlarındaki değerleme esasları incelenerek, ortaya çıkacak fark- larla ilgili, ticari kardan mali kara geçerken yapılacak düzeltmeler üzerinde durulacaktır.
5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun ikinci maddesinin yedinci fıkrasında iş ortaklıkları, aynı maddenin diğer fıkralarında yazılı kurumların kendi aralarında veya şahıs ortaklıkları ya da gerçek kişilerle, belli bir işin birlikte yapılmasını ortaklaşa yüklenmek ve kazancını paylaşmak amacıyla kurdukları ortaklıklardan bu şekilde mükellefiyet tesis edilmesini talep edenler şeklinde tanımlanmıştır. Bununla birlikte mükellefler adi ortaklık şeklinde de ortaklık tesis ederek faaliyet gösterebilmektedirler. Adi ortaklığa ilişkin düzenlemeler 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nda yer al- maktadır. Çalışmada, öncelikle adi ortaklık ile iş ortaklığı arasındaki ayrıma değinilmiş, sonrasında iş ortaklığının kurulması, vergilendirilmesi, mükellefiyetinin sonlandırılması, iş ortaklıklarında kar payının dağıtımı ve faaliyet sonucunda zarar oluşması halinde oluşan zararın iş ortaklığının ortaklarınca mahsup edilip edilemeyeceği, ilgili kanun ve tebliğde yer alan düzenlemelerin yanında Gelir İdaresi Başkanlığının görüşleri ve yargı kararı ile açıklanmıştır.
Vergi incelemeleri sonucunda düzenlenen vergi inceleme raporlarına istinaden tarh edilen vergiler ve kesilen cezalar mükellefe ihbarname ile tebliğ olunur. Mükellef ihbarnamede yer alan tarhiyatlara ve cezalara karşı dava açabilir veya uzlaşma ve cezada indirim gibi idari çözüm yol- larına müracaat edebilir. Mükellefin seçimlik haklarını kullanabilmesi için tarhiyatların ve ceza- ların gerekçelerine ilişkin raporda yer alan tespit ve değerlendirmeler hakkında bilgi sahibi olması önem arz eder. Çalışmamızda, söz konusu tarhiyatların ve cezaların dayanağı olan ra- porların mükelleflere tebliğ edilmemesinin gerekçeleri ve mükellefler nezdinde yarattığı sorunlar, yargı kararları ve anayasal ilkeler ışığında ele alınarak çözüm önerileri getirilecektir.
Enflasyonla mücadele bağlamında para ve maliye politikalarının bir uyum içinde çalışması büyük önemi haizdir. Maliye politikasının en önemli araçlarından olan “vergi politikası” özellikle dolaylı vergiler üzerinden ciddi enflasyonist etkiler yaratabilmektedir. Özellikle nispi (oransal) dolaylı vergilerin ağırlıklarının arttığı dönemde “mali çarpan” da artmakta ve maliyet artışları perakende fiyatlara çok daha yüksek nispetlerde yansımaktadır. 28 Aralık 2023 tarih ve 32413 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 8001 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile enflasyonla mücadele bağlamında para ve maliye politikası uyumu için önemli bir adım atılmış ve tütün ürünlerindeki nispi-maktu Özel Tüketim Vergisi kompozisyonu değiştirilmiştir.
Bu ayki yargı kararı derlememizde, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu (GVK) uygulamalarında karşılaşılan ihtilaf konularına ilişkin güncel ve önemli gördüğümüz yargı kararlarını, konular itibariyle tasnifleyerek ve özetleyerek iki ayrı sayıda bir araya getirmeyi amaçlamaktayız.
Muhasebe sistemleri büyük ölçüde tarihi maliyetleri temel alarak kayıt tutar. Enflasyonun etkisi altında, gelirlerde sanal artışlar görülmektedir. Eğer bu sanal gelirler için herhangi bir dü- zeltme yapılmazsa, muhasebenin raporladığı gelirler üzerinden alınan vergiler adeta bir servet vergisine dönüşür. Bu durum, işletmelerin sermayelerinin erimesine, kayıt dışı ekonomik faali- yetlerin artmasına ve ülkenin fakirleşmesine yol açacaktır. Bu yazıda, Vergi Usul Kanunu'ndaki enflasyon düzeltmesi uygulamasının etkinliği ele alınmıştır. 2023 yıl sonunda yapılan enflasyon düzeltmesinin, doğrudan vergisel bir sonuç yaratmaması ne- deniyle uygun olduğu düşünülmektedir. Ancak, 2024 ve sonrası için öngörülen düzenlemelerde, enflasyon muhasebesi sonuçları gelir tablosu ile ilişkilendirilecektir. Bu durum önemli sorunlara sebep olabilecektir. Henüz enflasyon düzeltmesine geçiş aşamasında olduğumuz için, mevcut ek- siklikleri gidermek adına yeterli zaman bulunmaktadır. Makalede mevzuatla ilgili değişiklik öne- rileri yer almaktadır.
Ülkemizde öteden beri konut sorunu hep var oldu, bu gidişle zorlaşarak ve katlanarak devam edecek ve hep de var olacak gibi duruyor. İnsanlığın en önemli temel ihtiyaç konularının başında yer alan barınma yani konuta gereksinim; inşaat faaliyetini de her devirde vazgeçilmez sektörlerin başında tuttu. Hem istihdama katkısı hem birçok sektörü harekete geçirmesi, ülke ekonomisi içinde yarattığı katma değer, her daim inşaat işlerine ayrıcalıklı bakılan bir öncelik sağlamıştır. Zaman içinde arsaların yetersizliği, yeni imar alanları ile tarla v.b. arazilere de arsa vasfı sağlamış, nü- fusun sürekli artışı ve metropol kent hayatının gelişimi ile arsalar da en önemli yatırım kaynağı haline gelmiştir. Öyle ki; müteahhitlerin büyük çoğunluğu bedelini ödemekte zorlanacağı arsaya nakit ayırmak yerine arsa sahibi ile kat karşılığı ya da hasılat paylaşımlı (gelir paylaşımlı inşaat işleri daha çok kamu arazisi üzerine yapılacak inşaat işlerinde ve özellikle TOKİ ve Emlak GYO projelerinde tercih edilen modeller olarak karşımıza çıkmaktadır) bir model üzerinde anlaşmayı tercih etmişlerdir. Bu durum; sözleşmenin resmiyetini, her iki taraf için işin hukuksal güvenliğini, nihai alıcılar için güvence oluşturacak bir sistemin kurulmasını da zorunlu kılmıştır. Makale- mizde; “arsa karşılığı inşaat işleri” başlığı ile harmanlanan ve bu harmanlamayla da oldukça hatalı yorumlamaları beraberinde getiren vergisel düzenlemeler ile bu konuda doğru bilinen yan- lış belirlemelere değinmeye çalışacağız.
Bu makale yapay zekânın vergiye uyum süreçlerine etkisini ele almaktadır. Günümüzün po- püler teknolojisi olan yapay zekâ, mükelleflerin vergiye uyum oranlarını artıracak olan unsurlar üzerinde etkiye sahip olmasının yanı sıra uygulamada vergi mahremiyetinin sağlanması açısından çeşitli zorlukları da beraberinde getirmektedir. Bir entegrasyon süreci gerektiren bu yeni tekno- lojinin vergilendirmede kullanıma açılan örnekleri mevcuttur. Bu bağlamda, makale içinde bu örneklere de değinilerek yapay zekânın vergiye uyum süreçlerinde gelecekteki rolüne ilişkin ön- görüler paylaşılmıştır.
Yüzyıllar boyunca şekillenen kamu yönetimi alanında, yirminci yüzyılın sonlarına doğru dev- letin yapısal ve işlevsel değişiminin ivme kazanması ile hızlı bir dönüşüm yaşanmaya başlamıştır. Vatandaşa en yakın kamusal örgüt olarak temel kamu hizmetlerini veren yerel yönetimler daha fazla yetki, görev ile kaynak sağlanmasıyla beraber bu değişimden en çok etkilenen birimlerden biri haline gelmiştir. Çalışmamızda öncelikle mali yerelleşme kavramı üzerinde durulacak olup, daha sonra Türkiye’de uygulanan yerel vergilere ve bu vergilerin bazı özelliklerine bakılacaktır. Mali yerelleşmenin tam manasıyla uygulandığı Avrupa ülkelerinde nasıl başarılı olunabildiği, ülkemizde ise mahalli idarelerin gelir gider bağımsızlığına tam anlamıyla ulaşabilmesi için ne gibi çalışmalar yapılabileceğine ilişkin önerilerde bulunulacaktır.
Vergi gelirlerinin hazineye en kısa sürede intikalini gerçekleştirmek ve vergi uyuşmazlıklarının hukuki bir ihtilaf/sorun haline gelmeden evvel idari aşamada barışçıl usullerle çözülmesi ama- cıyla ihdas edilen İzaha Davet kurumu 2016 yılında 6728 sayılı Kanun ile Türk Vergi Hukuku sistemimize girmiş ve 2017 yılından itibaren uygulanmaya başlanmıştır. Çalışmamızda öncelikle izaha davet müessesinin kapsamı ve amacına değinilmiştir. Akabinde bu müessesinin etkinliğine yönelik vergi müfettişleri nezdinde nicel araştırma (anket) sonucu elde edilen bulgular paylaşılmış ve tespit edilen hususlar ile ilgili çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır.
Sürdürülebilir kalkınma, gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama imkanından ödün ver- meden bugünkü mevcut ihtiyaçları karşılama yeteneğidir. Sürdürülebilir ekonomi politikası, sürdürülebilir çevre, sürdürülebilir sosyal adalet amaçlarının bir bütün olarak uygulanması sürdürülebilir kalkınma hedeflerinde başarıyı getirebilir. Bu durum birbirinden ayrı gibi gö- züken ancak bütünleşmiş politik uyumu gerektirmektedir. Sürdürülebilir kalkınma uzun vadeli bir süreci ifade etmektedir. Ancak uzun vadeli başarı gerektiren politikaların uzun vadede uy- gulanması ekonomik, sosyal, politik, mali olarak mümkün olmayabilir. Sürdürülebilir kalkın- manın uzun vadeli uygulanmasını mümkün kılmak için çerçeve politika ve araçların belirlenmesi gereklidir. Bu bağlamda sürdürülebilir kalkınma hedefleri için çeşitli politik an- layışlar benimsenebilir. Sürdürülebilirlik bağlamında düşündüğümüzde maliye politikasının sürdürülebilirliği onun etkinliğini ciddi düzeyde artırabilir. Bu politik anlayışlardan biri sür- dürülebilir maliye politikasının yeşil dönüşüm odaklı uygulanmasıdır. Bu bağlamda, çalışmada sürdürülebilir kalkınma doğrultusunda yeşil bütçe yaklaşımının ele alınarak politik önem arz eden noktalar vurgulanmaktadır. Çalışmanın amacı, sürdürülebilir kalkınma sürecinde yeşil bütçe yaklaşımı yaygınlaşmasının sağlanması ve ilerleyen dönemlerde yapılacak olan akademik çalışmalara referans sunulmasıdır.
Üniversite sosyal tesisleri üniversite bünyesinde yer alan kantin, misafirhane gibi alanlarda hizmet sunan birimlerdir. Bu tesislerin kendine özgü yapısı bulunmakta ne salt bir kamu kurumuna ne de tam anlamıyla özel bir kuruma benzemektedirler. Bu yapı nedeniyle mevcut mevzuatta bu birimlerin denetimine ve vergisel durumlarına ilişkin ciddi boşluklar olduğu görülmektedir. Bu çalışmada üniversite sosyal tesislerinin önce 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu kapsamındaki idari denetim boyutu incelenmiştir. Ardından da 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Ka- nunu, 3065 sayılı Katma Değer Vergi Kanunu ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu karşısındaki ver- gisel durumları incelenerek yaşanan sorunlar ortaya konulmuş, çözüm önerileri tartışılmıştır.
Türkiye’de 1963 yılından itibaren hazırlanan ve toplumun genel durumuna ilişkin perspektifler çizen kalkınma planlarında temel amaç hedeflenen gayrisafi milli hasıla (GSMH) büyüme hızla- rına ulaşmaktır. Ancak bazı planlarda çelişen amaçlar da yer almıştır. Kalkınma planlarında yer alan vergi konusundaki hedefler açısından da benzer durumlarla karşılaşılmaktadır. Son planda yer alan birçok hedef, geçmiş yıllardan beri sürekli olarak plan- larda yer alan ve günümüze dek düzenleme yapılmadığı için gerçekleştirilememiş hedeflerdir. Öte yandan, gerçekleştirilemeyen bazı hedeflerin planlardan çıkarılması yoluna gidilmektedir. Nitekim On İkinci Kalkınma Planı (2024-2028), öncekinden daha uzun vadeli bir perspektifte hazırlanmış ancak daha önceki planda yer alan vergisel teşvikler ve kolaylıklarla ilgili hedefler kendine yer bulamamıştır.
“Hesap dönemi takvim yılı olan kurumlar vergisi mükelleflerinin Nisan 2024 döneminde ve- receği kurumlar vergisi beyannamesi için örnek teşkil etmesi amacıyla, Revizyon niteliğinde bir çalışmaya bu ayki yazımızda yer verilmiştir. Çalışma sırasında, kurgusal bir kurumlar vergisi mükellefinin, 2023 yılı gelir tablosuna yansıyan ticari bilanço karı üzerinden, yasal defterlerden tespit edildiği varsayılan hususlara 16 alt başlık halinde yer verilmiştir. Tespit edilen hususlar 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu yönünden değerlendirilmiş ve kurgusal mükellefin kurumlar vergisi beyannamesinin özeti hazırlanmıştır. Hisse senedi ihraç primlerinin gelir kaydı, kazancı kurumlar vergisinden istisna olmayan bir yatırım ortaklığından elde edilen kar payı, binek otomobil için tahakkuk eden kira, amortisman ve diğer giderleri, yurt dışından gayrimaddi hak alımı ve buna bağlı gerek avans gerekse de vadeli ödemelere bağlı vergisel yükümlülükler, satışların maliyetinin tespiti, örtülü sermaye, yabancı para kur farkı geliri, yurt dışı iştirak kazançları, iştirak hissesi satış kazancı, kredi borcuna karşılık bankalara taşınmaz satışı, sınai mülkiyet hakkı kullanımına bağlı kazanç, sat – kirala – geri al uygulaması, çeşitli bağış ve yardımlar, nakdi ve kaydi sermaye artırımı, yurt içi ve dışında ödenen vergilerin mahsubu hususları unsurlar itibariyle kurgusal olarak tespitlendirilmiş ve yasal açık- lamalar çerçevesinde değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Son olarak kurgusal mükellefin 2023 hesap dönemi kurumlar vergisi beyannamesine ait özel bilgiler hazırlanmıştır.”
Anonim şirketlerde pay senetleri, hamiline ve nama yazılı olmak üzere iki şekilde olabilir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununa göre hamiline yazılı payların bedelleri tamamen ödendiği tarihten itibaren üç ay içinde senetlerin bastırılması ve ortaklara dağıtılması zorunludur. 7262 sayılı Ka- nunla yapılan düzenleme uyarınca, hamiline yazılı pay sahipleriyle bunların sahip oldukları paya dair bilgilerin, bu senetler dağıtılmadan önce Merkezi Kayıt Kuruluşuna bildirilmesi gerekmek- tedir. Anılan senetlerin devrinin şirket ve üçüncü kişiler hakkında hüküm ifade edebilmesi için zilyetliğin geçirilmesi dışında mezkûr işlemler hakkında da Merkezi Kayıt Kuruluşuna bildirimde bulunması icap etmektedir. İşte bu çalışmada, son düzenlemeler ışığında hamiline yazılı pay se- netleri detaylı olarak incelenmiştir.
Devletler, mali egemenliklerine dayanarak vergi hukuku alanında kendi vergi sistemlerini di- ledikleri gibi özgürce kurarlar. Ancak, devletin vergi kanunları da, ilgili devletin mali egemenlik alanı içerisinde hüküm ifade eder. Vergilendirme yetkisini kullanan devlet ile vergi mükellefi ara- sında asgari ve yeterli bir ilişkinin bulunması gereklidir. Bu ilişkinin sonucunda ortaya çıkan, ku- rumlar vergisinde dar mükellefiyet, kanuni merkezi ve iş merkezinin her ikisi de Türkiye dışında bulunan bir kısım yabancı kurumların yalnızca Türkiye’de elde ettikleri kazanç ve iratların ver- gilendirilmesine yönelik bir mükellefiyet şeklidir. Çalışmamızda dar mükellef niteliğindeki ku- rumların Türkiye’de elde ettikleri kazanç ve iratlar, bu kazanç ve iratların vergilendirilmesi ve vergilendirmede özellik arz eden hususlar ele alınmıştır.
Bu ayki yargı kararı derlememizde, 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu (KVK) uygulaması açısından istisna, indirim ve indirimli kurumlar vergisine ilişkin güncel ve önemli gördüğümüz yargı kararlarını, konular itibariyle tasnifleyerek ve özetleyerek bir araya getirmeyi amaçlamak- tayız.
Hukuk Metodolojisinde geçerli olan ana akıl yürütme yöntemleri kıyas (analoji), aksi ile ka- nıtlama (mefhumu Muhalif) ve evleviyettir. Söz konusu yöntemlerin vergi hukukunda uygulana- bilirliğini anlamak için söz konusu yöntemlerin ne olduğunun kavranması önemlidir. Ayrıca vergi hukukuna ait kıyas yasağı gibi temel ilkelerin de bilinmesi gerekir. Bu yazımızda hukuk metodolojisinde kullanılan akıl yürütme yöntemlerinden biri olan evleviyet yönteminin ne olduğuna, söz konusu yöntemin vergi hukukunda uygulanabilirliğine yönelik örnek ve açıklamalara yer verilecektir.
555 Sıra No.lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği 30.12.2023 tarihinde yayımlanmıştır (2. Mük. 32415 sayılı Resmi Gazete). Tebliğde 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 298 inci maddesinin (A) fıkrası ile geçici 33 üncü maddesi uyarınca, 2023 hesap dönemi sonunda ve dü- zeltme şartlarının gerçekleşmesine/varlığına bağlı olarak (geçici vergi dönemleri dâhil) izleyen hesap dönemlerinde enflasyon düzeltmesine tabi tutulacak mali tablolar ve yapılacak düzeltme işlemlerinin usul ve esasları belirlenmiştir. Gelir İdaresi Başkanlığı 20.02.2024 tarihinde yayınlamış olduğu 165 sayılı Vergi Usul Kanunu Sirküleri ile de uygulamaya yönelik bazı hususlara ilişkin açıklamalar yapmış, ayrıca düzeltme işlemlerinde kullanılacak ortalama ticari kredi faiz oranlarını belirlemiştir. Makalemizde söz konusu 165 sayılı Vergi Usul Kanunu Sirkülerinde yapılan açıklamalar ve bu açıklamalara ilişkin görüşlerimiz ortaya konmaya çalışılmıştır.
Genel anlamda enflasyon düzeltmesi, paranın satın alma gücündeki azalmalar nedeniyle ger- çek durumu ifade edemeyen mali tabloların, gerçek durumu ifade eder hale gelmelerini sağlamak üzere düzeltme işlemine tabi tutulmasıdır. Enflasyon düzeltmesi açısından parasal kıymet, parasal olmayan kıymet ayrımı önemlidir. Pa- rasal kıymetlerin enflasyon düzeltmesine tabi tutulmasına gerek olmamasına karşılık, mali tab- lonun enflasyonun etkilerinden arındırılması için, parasal olmayan kıymetlerin enflasyon düzeltmesine tabi tutulması gerekir. Enflasyon düzeltmesi işlemi; parasal olmayan kıymetlerin düzeltmeye esas tutarlarının, dü- zeltme katsayıları ile çarpılması suretiyle gerçekleştirilmektedir.
Bu makalede Türkiye’de araç sahiplerinin ödediği vergiler ve çevre dostu araç kullanımını teşvik etmek adına alınan vergiler ele alınmaktadır. Motorlu Taşıtlar Vergisi, araçların cinsine, motor hacmine ve yaşına göre belirlenen bir vergi türü olarak açıklanmaktadır. Yeşil vergi ise çevreye daha az zarar veren veya hiç vermeyen araçların vergi avantajlarını içermektedir. Bu çalışmada Türkiye’de Motorlu Taşıtlar Vergisi ve yeşil verginin durumunu, Türkiye ve AB ülkeleri arasında motorlu taşıtlardan alınan vergilerin ne amaçla alındıklarını ve CO2 emisyonunun sa- lınımını azaltmaya yönelik çalışmaların Türkiye ve AB ülkelerindeki durumunu inceleyeceğiz. Çalışmada motorlu kara taşıtları ele alınmıştır.
İklim değişikliği nedeniyle oluşan dışsal etkiler sadece çevresel düzeyde kalmayıp ekonomik ve sosyal açıdan da olumsuzluklar oluşturabilmektedir. Sağlık sorunları, göç oluşumu ve toplumsal eşitsizlik gibi dışsal etkiler iklim değişikliğinin sosyal yönden önemli negatif etkilerini oluşturmak- tadır. İlave olarak iklim değişikliğinin tarımsal üretim ve verimliliği azaltması, gıda fiyatlarındaki artış, turizm faaliyetlerinde aksama ve enerji sorunları gibi ekonomik unsurlar açısından da olumsuz dışsal etkiye sahip olduğu belirtilebilir. Bu doğrultuda negatif dışsal etkileri azaltmaya yönelik ola- rak belirlenecek politikalar toplum refahını artırmada da önemli bir rol oynayacaktır. Ayrıca iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik olarak belirlenecek politikaların küresel işbirliği şeklinde olması kalıcı çözüm sağlama hususunda önemli olmaktadır.
Çalışmanın amacı eurobondlardan elde edilen gelirlerin vergilendirilmesi hakkında ve 257 Seri No’lu Gelir Vergisi Genel Tebliği hükümlerinde yer alan tevkifat matrahının, gelir vergisi matrahı olarak kabul edilmesi halinde ortaya çıkabilecek sorunlar hakkında değerlendirmelerde bulunmaktır. Bu kapsamda vaka çalışmaları üzerinden vergilendirmeye ilişkin farklılıklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Eurobond üzerinden elde edilen faiz gelirlerinin vergilendirilmesi esna- sında, 257 Seri No’lu Gelir Vergisi Genel Tebliği hükümlerine göre hesaplanan tevkifat matrahı- nın, gelir vergisi matrahı olarak kabul edilmesi halinde ortaya çıkabilecek sorunlara maddeler halinde değinilmiştir. Çalışmanın sonunda vergilendirmenin tevkifat matrahı üzerinden yapılması halinde, devletin vergi kaybına sebebiyet verileceği ve eurobondların vergi planlama aracı haline dönüşeceği hususunda tespitler yapılmıştır.
İnsanlık tarihinin en köklü yargılama biçimlerinden biri olan tahkim, uzun süredir varlığını sürdürmekte ve günümüz hukuk düzeninde önemli bir yer tutmaktadır. Tahkim, anlaşmazlıkların taraflar arasında devlet yargısı dışında hakemler tarafından çözüldüğü bir süreçtir. Tahkimde alınan kararlar bağlayıcı niteliktedir ve bu nedenle tahkim yoluna başvurabilmek için bir tahkim sözleşmesi gerekmektedir. Geçerli bir tahkim sözleşmesi için belirli unsurların sözleşmede yer alması gerekmektedir. Bu unsurlardan biri, tahkime elverişliliktir. Bu çalışma tahkime elverişlilik konusundaki itirazın kim tarafından yapılacağı ve bir itiraz yöneltilmese bile hakem veya yargıç tarafından tahkime elverişliliğin denetlenebilmesi, tahkime itirazların davanın hangi aşamasına kadar ileri sürülebileceği ve uyuşmazlığın tahkime elverişli olmamasının sonuçlarını ele almaktadır.
“Türkiye Muhasebe Standartları” (TMS) ve “Türkiye Finansal Raporlama Standartları” (TFRS), bilgi kullanıcılarına, finansal tablolarda ihtiyaca uygun ve gerçeğe uygun bilgi sağlamayı amaçlamaktadır. İşletmelerin bilançolarının (finansal durum tablosu) aktifindeki varlıkların değer düşüklüğüne uğrayıp uğramadığının tespit edilmesi ve varsa finansal tablolara yansıtılması TMS/TFRS’nin bu amacına ulaşması açısından önem taşımaktadır. “TMS 36 Varlıklarda Değer Düşüklüğü” varlıkların defter değerlerinin, geri kazanılabilir değerlerinden daha büyük bir tutar ile raporlanmamasını amaçlamaktadır. Çalışmada TMS 36’nın amacı ve kapsamına, değer dü- şüklüğünün tespit edilmesine ve ölçülmesine, değer düşüklüğünün iptal edilmesine, amortisman uygulamalarına ilişkin bilgi verilmiştir. Verilen bilgiler muhasebe kayıtları ile örneklendirilmiştir. Muhasebe kayıtları “Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu” (KGK) tara- fından yayımlanan “Finansal Raporlama Standartlarına Uygun Hesap Planı Taslağı”na uygun olarak yapılmıştır.
Bir doğal afet türü olan depremler çağlar boyunca insanlığı etkileyen en önemli doğa olayı olarak karşımıza çıkmaktadır. Depremler neden oldukları hasarın büyüklüğüne ve can kayıplarına bağlı olarak devletleri sosyal ve ekonomik açıdan etkileme gücüne sahiptir. Depremlerin olumsuz etkilerin ortadan kaldırılmasında en önemli rol devlet otoritesine düşmektedir. 2023 yılında mey- dana gelen Kahramanmaraş depremleri, Türkiye’nin deprem konusunda önlem alması gereklili- ğini yeniden gündeme getirmiştir. Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK) depremin maddi zararlarını karşılamak ve konut sahiplerine güvence sunmak amacıyla faaliyet gösteren bir si- gortacılık sistemidir. Bu çalışmada DASK’ın yeniden yapılandırılması, DASK’a bağlı bir deprem fonunun kurulması ve DASK’a deprem katkı payı eklemesi tartışılacaktır.
Tebliğ, vergilendirmeyi ilgilendiren ve hüküm ifade eden hususların yetkili makamlar tarafın- dan mükellefe veya ceza sorumlusuna yazı ile bildirilmesidir. Tebliğin temel işlevi tahakkuk sü- resini başlatmasıdır. Tebliğ evrakına dava açma yeri ve süresinin hiç yazılmamış olması VUK m.108’e göre tebliği geçersiz kılarken Danıştay İBK Kararına göre geçerli kılmaktadır. Bu makale ile VUK m.108’in mi yoksa Danıştay İBK Kararının mı uygulanacağı hususu tartışılmıştır.
Anonim şirketlerin haklı nedenle feshi davası pozitif hukukumuza 6102 sayılı Türk Ticaret Ka- nunu ile girmiş ve önemli bir uygulama alanı bulmuştur. Bu dava türünde şirketin haklı nedenle feshi mahkemeden talep edilmektedir. Anonim şirketin haklı nedenle feshi davasında, dava sonunda davanın tamamen ya da kısmen kabulüne ve ortaklığın feshine veya ortaklıktan çıkarma dâhil alternatif bir çözüme ya da davanın reddine karar verilebilmektedir. Dava sonucu alternatif karar verilebilmesi davanın ayırt edici özelliklerinden biridir. Bu kap- samda haklı nedenle fesih davasında dava taraflarının kısmi bölünmeyi veya tam bölünmeyi talep edip edemeyeceği ya da mahkemenin alternatif çözüm olarak bu yönde karar verip veremeyeceği öğretide ve uygulamada tartışmalıdır. Konunun önemi çerçevesinde yazımızda kısmi ve tam bölünmenin anonim şirketlerin haklı ne- denle feshi davası açısından alternatif bir çözüm modeli olup olamayacağı değerlendirilmeye ça- lışılacaktır. İnceleme anonim şirketler esas alınarak hazırlanmıştır. Aksi belirtilmediği sürece anlatılanlar limited şirketler için de geçerli olacaktır. Haklı nedenle fesih davasına veya bölün- meye ilişkin diğer hususlara çalışmamızda yer verilmemiştir.
Yüksek sermaye ve uzmanlık gerektiren aynı zamanda büyük risk taşıyan işler tek bir kişi veya kuruluşun mali ve teknik gücünü aşabilmekte ya da birden fazla alanda uzmanlık gerektirebil- mektedir. Yine bu işler nedeniyle doğabilecek riskler de kişi veya kuruluşların tek başına bu işleri üstlenmesini engellemektedir. İşletmeler rekabet yeteneklerini geliştirmek, büyük ölçekli projeleri gerçekleştirmek, maliyetlerini düşürmek, gerekli finansal kaynağı sağlamak, riskleri paylaşmak, bilgi ve deneyim kazanmak, yeni pazarlara açılmak, uluslararası faaliyetlere yönelmek, teknoloji transfer etmek gibi nedenlerle müşterek anlaşmalar yapmaktadır. Bu yazıda TFRS 11’deki değer- leme esasları ile vergi kanunlarındaki değerleme esasları incelenerek, ortaya çıkacak farklarla ilgili, ticari kardan mali kara geçerken yapılacak düzeltmeler üzerinde durulacaktır.
Vergilendirme hakkı, çok uluslu şirketlerin ortaya çıkmasıyla birlikte ülkeler arasında önemli bir mücadele sahası haline gelmiştir. Özellikle gelişmekte olan ülkeler, ekonomilerinden kaynak çıkışına sebep olan kazançları/ödemeleri vergilendirmenin yollarını aramaktadır. Ancak bu arayış bazı gelirler üzerinden çifte vergilendirme yapılması sorununu doğurmuştur. Bu sorunun önüne geçmek içinse ülkeler arasında Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmaları (ÇVÖA) imzalanmak- tadır. Yazımızda, Türkiye’den yurt dışında mukim gerçek ve tüzel kişilere yönetim gideri katılma payı vb. adlarla yapılan ödemeler, OECD’nin model anlaşmalarında yapılan düzenlemelerden hareketle ticari kazanç/gayrimaddi hak ödemesi bağlamında değerlendirilmiştir.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda limited şirketlerin idare ve temsil organı olan müdürler (yöneticiler) için bazı yükümler öngörülmüştür. Bu yükümlerin başında ise “bağlılık yükümü” ve “özen yükümü” gelmektedir. Bu doğrultuda limited şirketlerde müdürler ve yönetimle görevli ki- şiler, vazifelerini tüm özeni göstererek ifa etmek ve şirketin menfaatlerini, dürüstlük kuralı bağ- lamında gözetmekle yükümlüdür. Bunun yanında müdürlerin, şirket sırlarını açıklaması, şirketin çıkarlarını zedeleyebilecek hareketler sergilemesi ve özellikle kendilerine özel bir çıkar sağlayan ve şirketin gayesine zarar veren eylem ve işlemler yapması yasaktır. İşte bu çalışmada, limited şirketlerde yöneticilerin bağlılık ve özen yükümü detaylı olarak değerlendirilmiştir.
Bu ayki yargı kararı derlememizde, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu uygulamasında önemli bir yer tutan değerleme işlemlerine (VUK M. 258-330) ilişkin güncel ve (eski yıllara ait olmakla birlikte) önemli gördüğümüz yargı kararlarını, konular itibariyle tasnifleyerek ve özetleyerek bir araya getirmeyi amaçlamaktayız.
Enflasyon, mali tabloların şirketlerin gerçek ekonomik durumunu yansıtmaktan uzaklaşmasına neden olmaktadır. Enflasyon düzeltmesinin amacı ise bilançonun ait olduğu tarihteki satın alma gücü cinsinden hesaplanmasıdır. En son 31.12.2004 tarihinde uygulanan enflasyon düzeltmesi, düşük enflasyon ortamı nedeniyle 2005-2020 döneminde kanuni şartları oluşmadığından yapıl- mamış olup, 2021 yılında şartların oluşmasına rağmen Vergi Usul Kanunu (VUK)’a eklenen geçici 33. maddeyle 31.12.2023 tarihli mali tablolara kadar ertelenmişti. Anayasa Mahkemesi, 30.11.2023 tarihli, E:2023/105, K:2023/108 sayılı kararıyla VUK’un geçici 33. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “2021” yılının, 2021 yılı bakımından enflasyon düzeltmesi yapılması gerektiği yönündeki bir görüşle iptaline oybirliğiyle karar vermiştir. Söz konusu iptal kararının mali ve hukuki olası sonuçları, eleştirel bir yaklaşımla ele alınmıştır.
Ülkemizde ve dünyada son yıllarda başlayan ve halen devam eden küreselleşmenin sonucu olarak bilgi ve iletişim teknolojileri alanında yaşanan hızlı değişim ve ilerlemelerin bir sonucu olarak; internet üzerinden hizmet veren yayın platformları, oyun siteleri, uygulama mağazaları, sanal pazarlar gibi yerlerde bilgisayar programı, oyun, uygulama, alışveriş, müzik, yayın ve eğ- lence gibi ürün ve hizmetlerin temin edilmesinde kullanılabilen aktivasyon kodu, e-pin kodu, oyun kodu, dijital ürün kodu, cüzdan kodu, hediye kartı/çeki ve benzeri mahiyette şifre, kart ve kodlar oluşturularak online alışverişlerde güvenli ödeme sisteminin ortaya çıkarılmasına yönelik önemli adımlar atılmıştır. Bu çerçevede, bilgi ve iletişim teknolojileri alanında ve özellikle internet üzerinden yapılan alışverişlerde yaşanan hızlı değişimin sonucu olarak ortaya çıkan güvenli ödeme sisteminin araç- ları olan şifre, kart ve kodların satışı durumunda vergilemenin nasıl yapılacağı hususu büyük önem kazanmıştır. Bu kapsamda, 18.01.2024 tarihli ve 32433 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair 49 Seri No.lu Tebliğ ile fiziki veya sanal ortamda satılan kart, şifre, kodlar ve benzerlerinin KDV uygulamasının usul ve esasları belirlenmiş olup söz konusu Tebliğ 1 Şubat 2024 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir.
Makalede, ithalatta zaman zaman uygulanan gözetim, korunma ve haksız rekabetin önlenmesi müesseseleri gereğince yurda mal girişleri normaldekinden daha farklı gerçekleştirilen dış alım işlemlerinde, ithalatçının gümrük idaresine ödediği katma değer vergisinin bir kısmını indirimden men eden 7846 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ele alınmakta; bu tasarrufun katma değer vergisinin teknik yapısı ile ekonomi üzerindeki etkisine değinilmektedir.
Ekonomik Gelişmelere Paralel Olarak Yeni Yılda Başlıca Vergi Kanunlarında Değişiklik Ya- pılacağı Beklenmektedir.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), 2021 yılında Küresel Asgari Vergi önerisini duyurdu. Bu öneri, Kar Aktarımı ve Matrah Aşındırması (Base Erosion and Profit Shifting-BEPS) Projesinden beklenen düzeyde başarı elde edilememesi ve bazı ülkelerdeki düşük veya sıfır vergi oranları nedeniyle vergiden kaçınmanın devam etmesi sonucunda getirilmiştir. 2021 yılından bu yana sürdürüle gelen çalışmalar, “Kapsayıcı Çerçeve (Inclusive Framework)” olarak bilinen uluslararası oluşuma üye ülkelerin ekonominin dijitalleştirilmesine yönelik uluslararası vergi kuralları ile küresel asgari vergi düzenlemeleri üzerinde anlaşmaya varmasıyla önemli bir aşa- maya ulaşmış durumdadır. Bu makalede, Küresel Asgari Vergi düzenlemelerini içeren "Sütun İki (Pillar Two)" uygula- maları ile bu uygulamaların Türk çok uluslu şirketlerine etkileri ele alınmaktadır. Makalede ay- rıca Küresel Asgari Vergi, QDMTT, IRR, UTPR ve STTR şeklindeki kavramlar ayrıntılı bir şekilde açıklanmakta ve bu yeni kuralların uluslararası arenada nasıl uygulanacağı üzerinde durulmak- tadır. Makale, bu gelişmelerin Türk çok uluslu şirketler üzerindeki etkilerine de odaklanmakta, küresel asgari kurumlar vergisinin iç mevzuata nasıl yansıyacağı ile söz konusu değişikliklerin Türkiye ekonomisine olan muhtemel etkilerini ele almaktadır.
Büyük veri kavramı, 1990’lı yıllardan bu yana giderek popülerliğini artıran bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüz dijital platformunda bireysel olarak her yerde bir iz bırakıyoruz. Bıraktığımız her iz aslında bir veriyi teşkil etmektedir. Bu veriler işlenmediği sürece karar verici merciler tarafından anlamlı bir veriye (bilgi) dönüştürülememektedir. Bu sebeple geleneksel ana- liz yöntemleri ile işlenemeyecek kadar büyük, hızlı, çeşitli ve hacimli olan büyük verilerle karşı karşıya kalan firmaların bu verileri nasıl kullanabileceği ve anlamlı bir bilgiye dönüştüreceği büyük önem arz etmektedir. Büyük veriler, devletlerin politika araçları, firmaların denetimi, muhasebe sistemi, pazarlama stratejisi, yönetim anlayışı, risk yönetimi, karar alma stratejisi gibi her alanda kullanılmaktadır. Bu makalede öncelikle işletmelerde yapılan hilelere kısaca yer verilecek olup bu hilelerden fatura komisyonculuğu (sahte belge düzenleme faaliyetinin) tanımı, bu faaliyetin önlenmesinde büyük bir öneme sahip olan büyük veri (big data) kavramı, büyük verilerin gelişimi, bileşenleri, veri analitiği, gelişimini büyük bir ivmeyle devam ettiren büyük verinin Dünya’da ve Türkiye’de uy- gulama örnekleri ile muhasebe ve denetim uygulamalarına etkisi konularına yer verilmiştir. Son- rasında ise büyük verinin fatura komisyonculuğunun önlenmesi amacıyla kullanımında firma çekleri ve sevk irsaliyeleri üzerine bir öneride bulunulacaktır.
Dijital araçların gelişimiyle birlikte dijital dönüşüm kaçınılmaz hale geldi. Bu dönüşüm, yeni ihtiyaçların ve iş alanlarının doğmasına yol açtı. İktisadi faaliyetlerin hız kazanmasıyla birlikte de dijital ekonomi ortaya çıktı. Bu süreç, iş yapma biçimlerini, tüketim alışkanlıklarını ve iş mo- dellerini değiştirerek mevcut ekonomiyi dönüştürdü. Dünya genelinde ekonominin hızla dijitalleşmesi emek gücünün de yapısının hızla değişmesine sebep olmuştur. Kullanımı artan bilişim teknolojileri ile değişiklik gösteren iş modelleri, tüm sek- törleri de kendi potansiyelinde etkilemiştir. Fakat sistemlerin değişmesine aynı hızla uyum sağ- layamayan mevcut vergilendirme sistemleri, kazancın ne kadarının vergilendirildiği hususunda aksaklıkların yaşanmasına sebep olmuştur. Ayrıca gerçek kazançların tespiti, kar miktarını ar- tırma amaçlı farklı ülkelerde kullanılan vergi mevzuatlarının tercihi gibi dijital faaliyetlerin alt- yapısından kaynaklı vergi ödememe gayretini destekleyen sorunlarla karşılaşılmıştır. Bu çalışma, dijital ekonominin vergilendirilmesi kapsamında karşılaşılan zorlukları ele alarak OECD BEPS Eylem Planı çerçevesinde çözüm önerileri sunmayı amaçlamıştır.
Türk Ticaret Kanunu m.369/1, anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin ve yönetimle görevli üçüncü kişilerin görevlerini yerine getirirken tedbirli bir yöneticinin özeniyle bu görevleri yap- maları gerektiğini düzenlemiştir. Makalede, yönetim kurulu üyelerinin göstereceği özenin sorum- luluk hukuku açısından önemi mehaz İsviçre Hukuku ile karşılaştırmalı olarak incelendikten sonra, Kanun’da yer alan tedbirli yönetici kavramının içeriği ele alınmıştır. Çalışmamızda bu kavramın, özen derecesinin tespitindeki önemi iş adamı kararları ilkeleri ekseninde incelenmiş ve yönetim kurulu üyelerinin sahip olduğu kişisel niteliklerin şirket iş ve işlemlerinde göstereceği özenin artırılması yönünden etkisi değerlendirilmeye çalışılarak konuya ilişkin görüşlerimize yer verilmiştir.
Sporcuların imaj haklarının vergisel boyutu on seneyi aşkın bir süredir hem pek çok ülkenin yerel vergi hukuku kapsamında hem de uluslararası vergi hukuku literatüründe sıklıkla tartışılan bir konu olmasına rağmen, ülkemizde gündemi pek meşgul etmemiştir. Bu çalışma, Türkiye’de mukim sporcuların imaj haklarının kullanımının vergisel boyutunun, Gelir Vergisi Kanunu, Ku- rumlar Vergisi Kanunu, Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu ve Katma Değer Vergisi Kanunu başta olmak üzere, vergi mevzuatımız ışığında incelenmesinden oluşmaktadır. Bu bağlamda, öncelikle, imaj hakları kavramının hukuki niteliğinden bahsedilmekte, imaj haklarının farklı kullanım şe- killeri kısaca ortaya konmakta ve ilgili hakların uluslararası vergilendirmesine ilişkin olarak OECD Model Anlaşması özelinde genel açıklamalar yapılmaktadır. Çalışmanın son bölümünde ise, daha önce verilen bilgiler ışığında, imaj haklarının vergi mevzuatımız yönünden irdelenme- sine yer verilmektedir.
Vergilendirme işlemlerinde Vergi İdaresince yapılabilen hatalar ve hukuka aykırılıklar, önce idarî aşamadaki başvuru hakkının kullanılması, çözüm sağlanamadığı takdirde yargı mercilerinde dava açılması ile giderilebilmektedir. Bu türdeki işlemler için, idarî ve yargı aşamalarındaki çeşitli prosedürlerin her biri süreye bağ- lanmıştır. Konusu parasal tutarla ifade edilen vergiler ve cezaların, açıkça hatalı ve hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle hakların kullanmasında, kanunî ve idarî süreler büyük önemi haizdir. Vergi mükellefi belki de haklı olduğunu ispat edebilecek iken, bu sürelere uyulmadığında haksız yere büyük tutarları, ceza/zam/faiz ve dava masraflarını birlikte ödemek durumunda kalabilmektedir. Vergi uyuşmazlıklarına ilişkin kanunlarla belirlenmiş yıllar itibariyle güncel süreler, konu baş- lıkları altında kısa açıklamalarla sunulmaktadır.
Tevkifat uygulanacak teslim ve hizmetleri belirleme konusunda Hazine ve Maliye Bakanlığına verilmiş olan geniş yetki ile bu uygulamanın Hazineye sağladığı meşakkatsiz ve pratik fayda gün geçtikçe, uygulama kapsamının genişlemesi ile sonuçlanmaktadır. Bu ise beraberinde gerek satıcı ve alıcı arasında gerekse de mükellef ile vergi idaresi arasında işlemlerin tevkifata tabi olup ol- madığı konusunda ihtilaflara sebebiyet vermektedir.
Gelir ve kurumlar vergisi mahsup/iade uygulamalarına ilişkin usul ve esaslar, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ve 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nda yer alan yetkilere dayanılarak gelir ve kurumlar vergisi genel tebliğleri ile belirlenmiştir. Bununla birlikte gelir ve kurumlar vergisi iade işlemlerine asgari bir standart getirilmesi ve uygulama birliğinin sağlanması amacıyla GEK- SİS sistemi geliştirilmiştir. Çalışmada, gelir ve kurumlar vergisinden yıl içinde kesinti yoluyla tahsil edilen vergiler ile yıl içinde ödenen geçici verginin yıllık beyannameden mahsubu neticesinde or- taya çıkan iade süreci, vergiye uyumlu mükelleflerde vergi indirimi ve gelir ve kurumlar vergisinden fazla ve yersiz olarak tahsil edilen verginin iade süreci örnekler eşliğinde ele alınmıştır.
Günümüz ticari hayatında şirket devirlerine ve hisse satışlarına sıklıkla başvurulmaktadır. Şirket satışları hisse/pay devirleri yoluyla pratik olarak gerçekleşebilmektedir. Kimi zaman da şirket yapıları değiştirilerek şirket paylarının satışı tercih edilmektedir. Bu son durumda ise vergi planlaması ön plana çıkmakta ve özel önem arz etmektedir. Özellikle limited şirketlerin anonim şirketlerine çevrildikten sonra hisse/pay satışı yapılması sık rastlanan durumlardan biridir. Limited şirket kuruluşunun anonim şirket kuruluşuna göre daha kolay ve ekonomik olması nedeniyle ülkemizde çok fazla limited şirket bulunmaktadır. Böyle bir işlemin tercih edilmesi durumunda, hisse/pay devrinin vergiye tabi bir işlem olup olmadığı konusunda İdare’den görüş talep edilerek vergisel yükümlülükler yerine getirilmesine fazlaca şahit oluyoruz.
Bu ayki karar derlememizde, gelir ve kurumlar vergisi uygulamasında önemli tartışmalara yol açan bir konu olan vergi matrahına tabi kazancın tespitinde dikkate alınabilecek ve alınama- yacak giderleri ele alacağız. Çalışmada güncel ve önemli gördüğümüz yargı kararlarını, konular itibariyle tasnifleyerek ve özetleyerek bir araya getirmeyi amaçlamaktayız.
Vergi mevzuatımızda, 1905 Sayılı “Menkul Ve Gayrimenkul Emval İle Bunların İntifa Hakları Ve Daimi Vergilerin Mektumatı Muhbirlerine Verilecek İkramiye Hakkında Kanun” uyarınca vergi kayıp ve kaçağını yetkili makamlara haber verenleri teşvik etmek amacıyla belirli konularda ve belirli şartlarda ihbarcıya ikramiye ödenmesi şeklinde teşvik uygulanmaktadır. Dergimizin bir önceki sayısında ihbarların başvuru yolları, değerlendirilme süreci ve muhbiri korumaya yönelik düzenlemeler ile ihbar ikramiyesinin hesaplanması ve ödenmesine ilişkin dü- zenlemeler istatistiki veriler ışığında açıklanmıştır. Devamı niteliğinde olan bu makalemizde ise ihbar ikramiyesine ilişkin mevzuat ve konuya ilişkin özellik arz eden hususlara değinilmiştir.
Kıdem tazminatına ilişkin usul ve esaslar 1475 sayılı İş Kanunu’nun halen yürürlükte olan 14.maddesinde düzenlenmiştir. Kıdem tazminatına ilişkin uygulamada karşılaşılan sorunlardan biri de 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14.maddesinde öngörülen tavan miktarının üzerindeki bir ra- kamın kıdem tazminatı olarak işçiye ödenip ödenemeyeceğidir. Bu konuda Öğretide farklı görüş- lere bulunmakla birlikte Yargıtay ve Danıştay’ın yaklaşımı istikrar kazanmıştır.
Makalede, ithalatta uygulanan gözetim ve korunma müesseseleri gereği yurda girişi diğerle- rinden farklı prosedür dahilinde gerçekleştirilen dış alımlarda gümrük idaresine ödenen katma değer vergisinin ithalatçı tarafından indirme konu edilemeyeceğini kurala bağlayan 7846 sayılı Cumhurbaşkanı Kararından hareketle, halihazırda gümrüklerce uygulanmakta olan gözetim uy- gulaması ele alınmaktadır. Diğer taraftan, uygulamanın yarattığı sonuçların dış ticaret, gümrük ve vergi mevzuatındaki düzenlemeler karşısındaki durumu analiz edilmekte, belli noktalar itibarıyla çözüm önerilerinde bulunulmaktadır.
Elektrik ve doğalgaz dağıtım/satış şirketlerinde, abonelerinden tahsil edilen ve bilançoların pasifinde (abonelerden defter tutma yükümlülüğüne tabi olanların ise aktifinde) yer alan ve gün- cellenerek iade edilecek güvence bedellerinin gerek alan ve gerekse veren kurumlarda parasal kıymet mahiyetinde sayılarak VUK enflasyon düzeltmesine tabi tutulmamaları gerektiği ve bu yöntemin kanuna ve akla uygun pratik bir yöntem olduğu hususu bu makalenin konusunu oluş- turmaktadır.
Kurumlardaki iştirak kazancı istisnası, hissedar olunan şirketten temettü geliri elde edilmesinin yanı sıra “örtülü sermaye” hükümleri çerçevesinde de uygulama alanı bulmaktadır. Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 12/(7) maddesine göre; örtülü sermaye üzerinden faiz ve benzeri ödemeler veya hesaplanan tutarlar, Gelir ve Kurumlar Vergisi kanunlarının uygulanmasında, gerek borç alan gerekse borç veren nezdinde, örtülü sermaye şartlarının gerçekleştiği hesap döneminin son günü itibarıyla dağıtılmış kâr payı sayılır. Bu çerçevede kar payı istisnasının ne zaman ve ne şe- kilde kullanılabileceği konusu önem arz etmektedir.
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu (KMYKK)’na göre kamu idarelerine tahsis edilen bütçe ödeneklerinin yetersiz kalması ya da önceden öngörülemeyen hizmetlerin ortaya çık- ması sonucu nedeniyle başvurulan uygulamalardan biri de ek bütçedir. Bu bağlamda Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş merkezli deprem gerekçe gösterilerek ek bütçe kanunu yürürlüğe kon- muştur. Bu çalışmada söz konusu ek bütçe uygulaması ele alınarak harcama ve gelir boyutuyla değerlendirilmiştir.
Gerçek kişi sosyal içerik üreticileri OECD Model Anlaşması’nın 17. maddesi uyarınca gösteri insanı teşkil etmekte, bu durum da ilgili üreticilerin sosyal medya platformları üzerinden yaptıkları paylaşımlara ilişkin olarak dünyadaki her ülkenin potansiyel bir kaynak ülke haline gelmesine ve içerik üreticisinin gelirinin bir bölümünü vergiye tâbi tutabilmesine kapı aralamaktadır. Sanal sosyal içerik üreticilerini ticari faaliyetleri kapsamında kullanan gerçek ve tüzel kişiler açısından ise durum farklıdır. Bu kişilerin kazançları genellikle OECD Model Anlaşması’nın ticari kazançları düzenleyen 7. maddesi kapsamına girmekte ve bir işyeri olmaksızın herhangi bir kaynak ülkede vergilendirile- memektedir. Bu çalışma kapsamında, hem içerik üreticileri açısından vergilendirmede tarafsızlık ilkesinin tesisi hem de sosyal medya aracılığıyla yapılan paylaşımların 17. maddeye tâbi tutulma- sından kaynaklı karmaşıklığı bertaraf edebilmek için bir çözüm önerisi getirilmektedir.
Osmanlı ekonomisinde genel olarak devlet mülkiyetinde toprağa dayalı üretim esas olmuş, gi- rişimcilikte etkin olan esnaf birlikleri (loncalar) batıdaki gibi bir dönüşüm sağlayamadığından sanayi gelişmemiştir. 19 uncu yüzyıldan itibaren reform hareketleri olsa da, toplumu değiştiren modernleşme adımları 1. Dünya Savaşı sonrası yeni Türk devletinin kuruluşu ile atılabilmiştir. II. Meşrutiyet sonrası gelişen milli iktisat yaklaşımı Cumhuriyet’in kuruluşunda da benimsenmiş, gümrük korumacılığı ve millileştirmeler gibi devlet gözetiminde bir piyasa ekonomisi esas alın- mıştır. Ancak, zamanla devletin ekonomide ağırlığını artırmasıyla bu yaklaşım önemini kaybet- miştir. II. Dünya savaşı sonrasında liberal politikalar gelişmeye başlasa da, ithal ikameci politikalarla devletçilik yaklaşımı 1980 yılına kadar ağırlığını korumuştur. 1980 yılı sonrası dışa açık ekonomi yaklaşımı ile uygulanan liberal politikalar başlangıçta olumlu sonuçlar vermiş, ancak daha sonra ekonomik dengelerin tekrar bozulmasıyla 1994 ve 2001 yıllarında iki büyük kriz yaşanmıştır. 2002 yılı sonrası sürdürülen liberal politikalar ilk 10 yılda başarılı olsa da, daha son- raki yıllarda özellikle Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) gibi bağımsız olması gereken kurumlara aşırı müdahaleler ve serbest piyasa kurallarına ters düşen politika uygulamaları eko- nomik dengeleri bozmuştur. Cumhuriyet’in 100 üncü yılına rastlayan yeni dönem politika deği- şiklikleriyle, ekonomide bozulan dengeleri yeniden sağlama arayışları devam etmektedir.
Bu araştırma, KÜMİ FRS (Küçük ve Mikro İşletmeler için Finansal Raporlama Standartları) çerçevesi içerisinde stokların muhasebeleştirilmesini detaylı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır. Küçük ve mikro işletmeler, mali (finansal) raporlama süreçlerinde karşılaştıkları özgün gereksi- nimler sebebiyle genellikle büyük işletmelerden farklı muhasebe uygulamalarına gereksinim du- yarlar. Bu çalışma, KÜMİ FRS'nin stokların tanımlanması, ölçülmesi, değer düşüklüğü analizi ve finansal tablolardaki sunumu üzerindeki etkilerini ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır. Ayrıca, bu standartların işletmelerin finansal raporlama süreçlerini nasıl geliştirebileceği ve stokların doğru bir şekilde muhasebeleştirilmesine nasıl katkı sağlayabileceği konularına odaklanmaktadır.
Yasal otoriteler bazı hizmetlerin halka sunumunda değişkenlikleri önlemek,müşteriyi ve hizmet sunan işletmeyi korumak amaçlarına dönük olarak müşteriye sunulan hizmetlerde alınacak hizmet bedelini belli tarifelere bağlama yöntemini tercih edebilmektedirler. Bu uygulamanın en çok gö- rüldüğü alanlar elektrik üretim ve dağıtım hizmetleri, doğalgaz üretim ve dağıtım hizmetleri, ha- berleşme ve ulaşım hizmetleri alanlarıdır. Tarifeye dayalı hizmet sunan işletmelerin gelecek yılların tarife bedelini etkileyecek işlemlerini, oluştuğu dönemin finansal raporlarında (Bilanço) aktifleştirmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde finansal rapor kullanıcıları eksik bilgilendirilmiş olur. Bu nedenle TFRS 14 Standardı da işletmelerin aktifleştirdikleri bu giderlerden doğan er- teleme hesaplarını, finansal raporlarında nasıl göstereceklerini ele almaktadır. Standarttaki değerleme esaslarına göre hesaplanan kar “ticari kar’ı”, vergi kanunlarındaki değerleme esaslarına göre hesaplanan kar ise “mali kar’ı” oluşturmaktadır. Yazımızda “ticari kar” ile “mali kar” arasında oluşabilecek farklar ve yapılacak düzeltmeler üzerinde durulacaktır.
Ticari hayatın bir gereği ve sonucu olarak sermaye şirketleri, birçok gerçek ve tüzel kişiyle iktisadi, sosyal veya hukuki etkileşim halinde bulunmaktadır. Söz konusu şirketlerin ticari ilişkide içinde olduğu gruplardan birisini de ‘alacaklılar’ oluşturmaktadır. 6102 sayılı Türk Ticaret Ka- nununda, şirketlerin mali, idari ve hukuki yapıları düzenlenirken, menfaatler dengesi bağlamında bu şirketlerin borçlu konumda olduğu alacaklılara da birtakım hak ve yetkiler tanınmıştır. Bu haklardan birisi de belli hal ve şartların gerçekleşmesine bağlı olarak şirket alacaklılarının şirket yöneticileri aleyhine hukuki sorumluluk davası açabilmesidir. İşte bu çalışmada, sermaye şirket- lerinde alacaklıların yöneticiler hakkında sorumluluk davası açabilme yetkisi detaylı bir şekilde incelenmiş ve değerlendirilmiştir.
Firmaların finansal ihtiyaçlarını borçlanma yerine öz kaynakları ile finanse etmelerini teşvik etmek amacıyla getirilen finansman gider kısıtlaması (FGK) uygulamasında, firmaların öz kay- naklarının üzerinde borçlandığı durumlarda, bu borçlara ilişkin giderlerin bir kısmının kazanç üzerinden indirimi kabul edilmemektedir. Finansman gider kısıtlamasına tabi gider tutarının belirlenmesi için yabancı kaynak ile öz kay- nak mukayesesinin yapılması gerekmekte olup, bu mukayese sonucunda yabancı kaynakları öz kaynaklarını aşan firmaların, aşan kısma ilişkin finansman giderlerinin Cumhurbaşkanınca be- lirlenen orana tekabül eden kısmının kazançtan düşülmesine izin verilmemektedir. Finansman gider kısıtlamasına ilişkin 18 no’lu Kurumlar Vergisi Tebliğinde detaylı açıklamalar yer almaktadır. Bu minvalde finansman gider kısıtlaması hesaplaması yapılırken yabancı kaynak, öz kaynak ve finansman gideri tutarlarının dikkate alınması gerekmektedir. Ancak yapılacak hesaplamanın, he- saplanan vergiyi etkileyecek olması, hesaplanan verginin de dönem net karını etkileyecek olması ve dönem net karının da öz kaynakların bir unsuru olmasından dolayı öz kaynak toplamını etkileyecek olması, hesaplama öncesi ve sonrasındaki öz kaynak tutarının farklılaşmasına neden olmaktadır. Diğer taraftan finansman gider kısıtlamasına yönelik yapılacak hesaplamanın mali tablolarda değişikliği içerecek şekilde yapılması durumunda, finansman gider kısıtlaması hesaplaması öncesi ve sonrasında öz kaynaklarda herhangi bir değişiklik meydana gelmeyecektir. Çalışmamızda bu durumun nasıl bir hesaplama yöntemiyle çözüme kavuşturulacağı değerlendirilmektedir.
13 Temmuz 1956 tarihli ve 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu uyarınca Türkiye, 1956’dan beri finansal işlemlere dolaylı vergi olarak kabul edilen banka ve sigorta muameleleri vergisini uygulamaktadır. Kambiyo muamelelerinde uygulanan banka ve sigorta muameleleri vergisi ora- nının çok düşük olması hatta bazı dönemler oranın sıfır(0) olarak belirlenmesi kanaatimizce döviz bürolarınca bu vergiye gerekli ehemmiyeti verilmemesine neden olmaktadır. Döviz bürola- rının aynı kişilerle alım satım yaparak, bir cins yabancı para alıp, bunun yerine bir cins veya daha fazla cins yabancı para satarak yapılan döviz satışını arbitraj olarak değerlendirip BSMV hesaplamadıkları durumlarla, vergi incelemeleri sırasında karşılaşılmaktadır. Gider Vergileri Kanununda yer alan arbitraj muameleleri ifadesi, 1994 yılında yürürlüğe giren 4008 sayılı Ka- nunla yapılan değişiklikle getirilmiştir. Ancak, kanun değişikliğinde arbitraj muamelelerinin ta- nımına yer verilmemiştir. Bu durum, uygulamada istisnanın kapsamı konusunda belirsizliklere yol açmıştır. 89 Seri Nolu Gider Vergileri Genel Tebliği arbitraj uygulamasına ilişkin önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu makalemizde; Yetkili Müessese (Döviz Bürosu) olarak faaliyet gösteren ve döviz ile döviz değişimine dayalı işlemlerin arbitraj istisnası kapsamında BSMV’den istisna olup olmadığı hu- susu ele alınacaktır.
Enflasyon düzeltmesi en son 2004 yılı itibariyle uygulanmıştı. Uzun bir aradan sonra ise tekrar gündemimizde yerini aldı. Enflasyon düzeltmesinin ilk kez yapılacağı 2023 yılı, enflasyon düzelt- mesi uygulamasında milat kabul edildiğinden, enflasyon düzeltmesi işlemlerinin 2023 yılı mali karı üzerinde herhangi bir etkisi olmayacak. Enflasyon düzeltmesinin vergisel etkisi ise 2024 yılı 1’inci geçici vergilendirme döneminden itibaren etkisini göstermeye başlayacak. Makalede, öncelikle enflasyon düzeltmesinden ana hatlarıyla bahsedildikten sonra 2023 yılı mali tablosunda yer alıp düzeltmeye tabi tutulan amortismana tabi olmayan kıymetlerin satılması halinde karşılaşılacak olan tabloya, Taslak Enflasyon Düzeltmesi Tebliğinde yer alan açıklamalar çerçevesinde değinilecek ve konu hakkında geçmişte verilmiş olan bir yargı kararı ele alınacaktır.
Bu çalışmada, 3065 sayılı Katma Dğer Vergisi Kanununda (KDVK) düzenlenen istisnalara ilişkin güncel ve önemli gördüğümüz yargı kararlarını, konular itibariyle tasnifleyerek ve özetle- yerek bir araya getirmeyi amaçlamaktayız. Çalışmada; KDVK uygulaması açısından doğrudan istisna olarak değerlendirilmiyor olsa da ihraç kayıtlı satışlara ilişkin kararlara da (ihracatın ön aşaması olması nedeniyle) yer verilecektir.
Vergi mevzuatımızda vergi kayıp ve kaçağını yetkili makamlara haber verenleri teşvik etmek amacıyla belirli konularda ve belirli şartlarda ihbarcıya ikramiye ödeme şeklinde teşvik uygu- lanmaktadır. İhbar ikramiyesi, ihbara dayalı olarak verilen bir ikramiye olup ihbar ikramiyesi ödemesiyle ilgili usul ve esaslar 26/12/1931 tarih ve 1905 Sayılı “Menkul Ve Gayrimenkul Emval İle Bunların İntifa Hakları Ve Daimi Vergilerin Mektumatı Muhbirlerine Verilecek İkramiye Hakkında Kanun”a göre uygulanmakta ve iç genelgeler yoluyla uygulama birliği sağlanmaktadır. İhbar ikramiyesi hakkında bilinmesi gereken her şey bu ve devamı makalede ele alınacaktır. Konuya ilişkin ilk makalemizde, öncelikle ihbarın sınıflandırılmasına ve başvuru yollarına yer verilmiş olup sonrasında muhbiri korumaya yönelik düzenlemeler, ihbar başvurularının değer- lendirilme süreci ile ihbar ikramiyesinin hesaplanması ve ödenmesine ilişkin düzenlemelere de- ğinilerek ihbarlar ve ödenen ihbar ikramiyelerine ilişkin istatistiki veriler derlenmiştir. İhbar ikramiyesine ilişkin mevzuat hükümleri ile konuya ilişkin özellik arz eden hususlara ise dergimizin gelecek sayısında yer verilecek olan makalemizde değinilecektir.
Mal ve hizmet ithalatının gerçekleştirilmesinden sonra anılan ithalat işlemleri ile ilgili olarak yapılan ödemlerin KDV’ye tabi olup olmadığı hususu hep tartışılagelmiş bir konudur. Esasında KDV uygulamasında hemen hiç tartışılmaması gereken bir konu olan bu husustaki tartışmalar genel olarak Mali İdarenin mevcut yasal düzenlemelerin aksine ısrarla yapmaya çalıştığı ilave vergileme gayretlerinden kaynaklanmaktadır. KDV Kanunu’nun 21 ve 48 inci maddesi ile 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun 24 ve müteakip maddelerinde yer alan düzenlemeler, bahse konu iş- lemlerle ilgili sorunun cevabını vermekle birlikte, Mali İdarenin bunları ısrarla görmezden gel- meye devam etmesi, uygulamada gereksiz haksızlıklara ve mağduriyetlere yol açtığı gibi, ihtilaflara da yol açmaktadır.
Türk Vergi Sistemi’ni oluşturan vergi kanunlarının, yasa yapım aşamasında bütüncül bir bi- çimde dikkate alınması gerekli midir? Bir toplam olarak, mükellefin gelir ve gelirle bağlantılı vergiler dolayısıyla (yansıtma, indirme gibi mekanizmalarla gideremediği) üzerinde yük olarak kalan vergiler konusunda (bir toplam olarak) anayasallık denetimi yapılması gerekir mi? Har- cama vergilerinin gelirle bağlantılı vergiler olarak değerlendirilmesinin teorik temeli nedir? Türk Vergi Hukuku bakımından toplam vergi yükü kapsamına hangi vergiler dahil edilmelidir ve bu toplam yükün Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bakımından sınırı nedir? Çalışmada cevap aranan ana sorular bunlardır. Çalışmada ilkesel olarak toplam vergi yükünün sınırını oluşturan mülkiyet hakkı ve ölçülülük ilkesi temelinde ifade olunan sorulara cevap aranmıştır.
Vergi idaresinin dijital dönüşümü mükellefler üzerinde önemli etkiler yaratmakta ve süreç iler- ledikçe bu etkiler de kuvvetlenmektedir. Çalışma kapsamında, farklı dijital dönüşüm aşamalarına da değinilerek, dijital dönüşüm sürecinde mükelleflerin karşı karşıya kalması kuvvetle muhtemel olan en temel üç etki irdelenmiştir. Bu etkiler hizmet kalitesinin artması ve uyum maliyetlerinin azalması, büyük veri kara listeleri nedeniyle oluşabilecek sorunlar ve mükellef verilerinin korun- ması alanında yaşanabilecek problemlerdir.
Dijitalleşmeden kaynaklanan vergisel sorunları çözmek için OECD nezdinde iki sütunlu bir çalışma yürütülmüştür. Bu kapsamda birinci sütuna ilişkin sözleşmenin yazımı Ekim 2023 tari- hinde tamamlanmıştır. Sözleşme metni, sözleşmeye taraf olunması halinde taraf ülkelerde uygu- lanan bazı vergiler ve önlemlerin kaldırılması gerektiğini belirtmektedir. Bu makalede temelde bu sözleşmenin ilgili düzenlemeleri incelenecek ve Türkiye’deki vergi ve önlemler açısından de- ğerlendirilecektir. Aynı zamanda, sözleşmenin ilgili düzenlemelerinin genel bir değerlendirmesi ve açıklaması da yapılacaktır.
Vergi tahsilat oranları gerek olgusal olarak gerekse literatür açısından vergi sisteminin temel sorunsalı niteliğindedir. Bu sorunsal vergiye gönüllü uyum kavramsallaştırmasıyla mükellef bo- yutu itibariyle gündeme gelse de idari boyutu da göz ardı edilemez. Vergi uygulama süreçlerinde idarenin rolünün, yeterliliğinin yanı sıra temelde vergi sisteminin kendisi vergi tahsilat oranları üzerinde belirleyici bir yerdedir. Bu çalışma kapsamında da söz konusu sorunsalın her iki boyu- tunun da birlikte ele alınarak vergi tahsilat oranları üzerindeki etkisinin ortaya koyulması amaç- lanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda Türkiye’de 1970-2021 dönemi itibariyle vergi yükü ve vergi yapısının vergi tahsilat oranları üzerindeki etkisi ARDL sınır testi yaklaşımı ile incelenmektedir. Yapılan inceleme sonucunda vergi yükü ve vergi yapısı ile vergi tahsilat oranları arasında uzun dönemde pozitif ilişki bulunduğu tespit edilmiştir.
Introduction: To evaluate the functional and radiological results of double -row arthroscopic rotator cuff repairs performed by the Knotted Suture Bridging method. Materials and Methods: The study included 36 patients. Before surgery, tear type, tear size, and muscle atrophy were examined by ultrasound (USG) and magnetic resonance imaging (MRI) in all patients. In the clinical evaluation, the preoperative and posto perative 2nd year results of the patients were compared by Visual Analogue Scale (VAS), scoring the University of California, Los Angeles (UCLA) and the shoulder index scoring of the American Shoulder and Elbow Surgeons (ASES). Sugaya MRI recovery analysis was used to evalu ate the structural healing of the tendon. Results: A significant decrease was found in the patients' VAS scores in the postoperative period. While the preoperative UCLA (0-35) score was 19.1, the median value in the second postoperative year was 29.7. (p<0.001). The median preoperative ASES index (0 -100) was 46.7 before and 85 after surgery. (p<0.001) Both scores show a significant improvement in patients in the second postoperativ e year. MRI imaging showed good rotator cuff healing in 29 patients (Sugaya type 1 -2), Sugaya type 3 in 2 patients, type 4 lesions in 2 patients, and type 5 in 3 patients. Conclusion: Double-row arthroscopic rotator cuff repairs performed by the Knotted Suture Bridging method in medium and large rotator cuff tears are highly effective in the tendon's functional and adhesive healing.
Introduction: The relationship between depression and childhood traumas has been emphasized for many years. This study investigates the impact of childhood traumas on posttraumatic growth in patients with depression. Materials and Methods: A total of 120 participants who had experienced childhood trauma at least once in their lives (75 patients with depression and 45 healthy controls) were included in the study. Participants were administered sociodemographic information form, Beck Depression Inventory (BDI), Childhood Trauma Questionnaire 28 (CTQ -28) and Posttraumatic Growth Inventory (PTGI). Results: Childhood traumas and rates of posttraumatic growth were high in both the patient and control groups, and there was no statistically significant difference between them. The statistical analysis revealed that participants in the depression group had significantly higher scores on the physical abuse subscale of the CTQ-28 compared to the control group. Furthermore, significant negative correlations were observed in the control group between physical abuse of the CTQ -28 and changes in relationships with others in the PTGI, as well as between sexual abuse of the CTQ-28 and changes in relationships with others in the PTGI. In the study, to be female and level of physical abuse were found to increase the likelihood of belonging to the depression group. Conclusion: This study found that childhood trauma associated with physical abuse was more frequent in patients with depression than controls. Traumatic experiences were found to be detrimental to communicating with others. It is appropriate to recommend int erventions for social support and for the treatment of traumatic experiences in childhood in a variety of contexts.
Introduction: A survey was administered to the families of children hospitalized due to lower respiratory tract infections in winter. Risk factors that may cause non-recurrent LRTI and recurrent LRTI in hospitalized children were compared. Materials and Methods: Survey questions were asked to the families of pediatric patients who were hospitalized with a diagnosis of LRTI in the training and research hospital during the winter period and did not have a known chronic disease. Patients were divided into two groups: children hospitalized due to recurrent LRTI and non-recurrent LRTI (first hospitalization). Factors that may cause LRTI were compared between the two groups. Results: 47 of 77 patients (61%) were male. There were 43 (55.8%) patients between 1 and 6 months. There were 25 (32.5%) patients living in crowded houses. The number of patients exposed to cigarette smoke was 61 (79.2%). 28 (36 .4%) of the patients lived in a damp house. Five of the six patients with a history of premature birth had been recurrently hospitalized (p= 0.013). Among those with a f amily history of atopy, 80.6% had non-recurrent LRTI and 19.4% had recurrent LRTI (p=0. 004). There was a positive relationship between household population and the number of smokers. Conclusion: Risk factors for LRTI include young age, male gender, atopic family history, low socioeconomic level, exposure to cigarette smoke and premature birth. History of premature birth, young age, and atopic family history are risk factors for recurrent LRTI.
Introduction: This study sought to monitor the anxiety and depression symptoms, cognition, functioning, and mortality of inpatients diagnosed with delirium and to compare the results with those of a control group comprised of inpatients without delirium. Materials and methods: The study group consisted of 50 inpatients with delirium, while the control group comprised 50 inpatients from the same clinic who did not have delirium. A sociodemographic questionnaire and the Delirium Rating Scale (DRS), Hospital Anxiety and Depression Scale (HADS), Mini Mental State Examination (MMSE), and Global Assessment Scale (GAS) were used for data collectio n purposes. Results: The MMSE and GAS scores of the delirium group were significantly lower than those of the control group at the first assessment. In addition, the increase seen in the MMSE scores of the delirium group over time was significant. At the three - and six- month follow-up assessments, the mortality rate of the delirium group was higher than that of the contro l group. Moreover, the mean survival duration of the delirium group at the three- and six-month assessments was significantly shorter than that of the control group. Conclusion: The findings showed that the delirium patients experienced deterioration in th eir cognition and functioning in the short term. Furthermore, the findings revealed life expectancy to be shortened in the delirium patients. To verify and extend the p resent findings, longitudinal studies involving larger sample sizes and longer follow -up periods are required.
Introduction: Menstrual problems affected by mothers or learned from mothers may continue for a lifetime. Understanding these factors may enable symptoms to be controlled. We aimed to compare premenstrual symptoms of daughters with their mothers' previo us premenstrual and menopausal complaints and thought it might be a useful contribution for managing menstrual periods. Materials and Methods: Postmenopausal women who applied to gynecology and obstetrics policlinic and their menstruating adult daughters were clinically evaluated with psychiatrist clinician interview. Menopause rating scale(MRS) and premenstrual syndrome scale(PMSS) for previous were applied to mothers, and PMSS to daughters. Sociodemographic characteristics were also evaluated . Results were compared in SPSS 26.0 program. Results: There were 55 mother-daughter couples participated in the study. The mean age of d aughters was 25.54±6.4 years, of mothers was 55.23±8.31 years. Anxiety, depressive thoughts, sleep, bloating symptoms of PMSS in both groups were similar, however dep ressive mood, fatigue, appetite, pain symptoms were different. Anxiety and fatigue symptoms of daughters were positively correlated with psychological menopausal symptoms of mothers, however daughters‟ PMSS scores weren't correlated to mothers‟ somatic menopausa l symptoms. Daughters‟ pain scores were correlated to mothers‟ urogenital menopausal symptoms. Conclusion: Premenstrual symptoms of daughters were related to some of their mothers' previous premenstrual and current menopausal problems. The investigation of social relationship between PMS and menopause may play role in determining methods for managing menstruel periods. But long-term, large-populated prospective follow-up studies may provide more evidence.
Introduction: Patients with brucellosis present with nonspecific symptoms originating from different organs. In this study, we aimed to investigate the symptoms related to the head and neck region in patients with brucellosis. Materials and Methods: The retrospective study analyzed 542 patients with a definitive diagnosis of brucellosis who were admitted to our hospital between January 2015 and April 2022 and received outpatient and/or inpatient care. Clinical symptoms localized t o the ear- nose-throat and head and neck regions were evaluated. Results: A neck mass was detected in 52 out of 542 patients included in the study. The prevalence of cervical lymphadenopathy and/or abscess was 9.6%. Only lymphadenopathy was present in 30 (57.7%) patients, while bo th neck abscess and lymphadenopathy were detected in 22 (42.3%) patients. No significant difference was found between the two groups with regard to treatment regimens . Mean duration of treatment was 30 ± 22.1 (range, 14-70) days in the lymphadenopathy group and was 22 ± 14.7 (range, 14-60) days in the abscess group. No significant difference was found between the two groups with regard to the length of time to clinical recov ery. Conclusion: Brucellosis affects many regions of the head and neck and c an have a variety of imaging manifestations that mimic benign and malignant lesions. The diagnosis of brucellosis should be considered in the first -line differential diagnosis conducted based on imaging features in patients residing in endemic regions.
Introduction: This study was conducted to assess kidney function tests in outpatient individuals with a diagnosis of chronic hepatitis B who were receiving treatment with Tenofovir Disoproxil Fumarate (TDF). Materials and Methods: Our study included patients who presented to the Infectious Diseases Polyclinic at Gazi State Hospital with a diagnosis of chronic hepatitis B (CHB) and were treated with Tenofovir Disoproxil Fumarate (TDF). The hospital data, availabl e retrospectively since 2013, allowed us to examine patient follow-ups up to that year. As a result, we were able to analyze a maximum follow-up period of nine years. The study encompassed individuals over 18 years of age whose data were complete and who were regular ly monitored in the outpatient clinic. Results: Among the subjects, 69% (n: 69) were male, and 31% (n: 31) were female. Significant reductions in glomerular filtration rates (GFR) were observed in the 4th and 6th years compared to GFR measurements before initiating TDF treatment . Furthermore, c reatinine values at the 4th and 6th years were significantly lower compared to the pre -treatment values . No modifications were made to the patients' treatment during the follow-up period. Conclusion: Our findings reveal differences in GFR and creatinine values similar to those observed in most studies involving patients using TDF. It is evident that TDF can lead to renal impairment. Thus, it is essential to closely monitor patients and make ne cessary treatment adjustments when indicated. In cases of renal insufficiency, alternative treatment options should be considered at the initiation of therapy. This approach can contribute to the prevention of nephrotoxicity.
Introduction: Inflammatory bowel disease (IBD) is a chronic disease that can involve various regions and layers of the gastrointestinal tract from the mouth to the anus, with exacerbations-remissions, genetic predisposition and extra intestinal symptoms. Although many activity indices have been used to show the activation of the disease, there is still no consensus on the determination of di sease activation. The aim of this study was to investigate the utility of mean platelet volume (MPV), an inexpensive , easily accessible test, as a marker for clinical activation in IBD. Materials and Methods: 94 clinically active ulcerative colitis, 45 Crohn’s patients and 140 healthy individuals over 18 years of age, colonoscopically and histopathologically confirmed in our clinic, were included in the study. Demographic and clinical characteristics of the patients, laboratory results, colonoscopy and pathology reports were evaluated retrospectively. Results: While 87 (62.6%) of the patients included in the study were m ale, 85 (60.7%) of the control group were male. The mean ages of the patient and control groups were 45.7±16.5 years and 42.9±14.2 years, respectively. Infection in both active and remission periods of the IBD group, C-reactive protein (CRP), erythrocyte sedimentation rate (ESR) and leukocyte values were statistically higher in IBD compared to the control group. MPV was found to be lower in IBD compared to the control group. In addition, MPV values were also lower in the active disease period compared to the remission period. Conclusion: Inflammatory parameters are used in the diagnosis and activation of IBD. We suggest that MPV can also be used as an inflammation marker to show the activation of IBD.
Introduction: To determine the antiadhesive effects of bemiparine sodium compared to hyaluronic acid based jel on a standard adhesion formation model of rat uterine horn. Materials and Methods: Twenty non-pregnant female Sprague Dawley rats weighing 180-220 g were used to inflict a standardized model of adhesion formation on a rat uterine horn. The rats were randomized into four groups. Control group (group 1), bemiparin gr oup (group 2), HA (hyaluronic acid) group (group 3) and bemiparin+hyaluronic acid g roup (group 4). Each group consisted of 5 animals. In all groups, ten standardized lesions were inflicted on the right uterine horn using bipolar cauterization with 10 watt power. The uterine horns of 20 rats were evaluated macroscopically, microscopicall y and with immunohistochemistry. For macroscopic evaluation; “adhesion type”, “adhesion tenacity”, “extent of adhesions” and “total macroscopic adhesion score” were determined. For microscopic evaluation; inflammation and fibrosis formation was evaluated. Immunohistochemistry scoring was performed utilizing VEGF (Vascular Endothelial Growth Factor) and TGF-β1 (Transformic Growth Factor beta-1) markers. Results: Macroscopic adhesion scores, including “adhesion type”, “adhesion extent” and “ total macroscopic adhesion score” in the bemiparin+HA group (group4) was significantly lower than those in the control group (group1) and group HA (group3) (p<0.05). Among these three categories;bemiparin +HA (group4) had a significantly lower score than group HA (group3 ) in terms of adhesion type (p<0,01) and bemiparin group (group2) had a lower score than HA group (group3) in in terms of adhesion extent (p<0,05). There were no statistical differences across all four groups for microscopic inflammation, fibrosis and immu nohistochemistry staining. Conclusion: The combined use of bemiparin and HA may be effective in preventing macroscopic pelvic adhesion formation. Clinical trials on humans should be conducted for further recommendations.
Familial Mediterranean Fever (FMF) is the most common autoinflammatory disease characterized by recurrent episodes of abdomin al pain, fever and serositis. FMF is an autosomal recessively inherited and self- limiting disease. It is more common in countries around the Mediterranean. Guillain Barre Syndrome (GBS) is an acute, immune -mediated polyneuropathy affecting peripheral nerves and nerve roots. GBS is usually characterized by progressive flaccid paralysis and decreased deep tendon reflexes . Central nervous system involvement is not common in the course of FMF. Guillain Barre Syndrome developed in a patient who was followed with colchicine treatment fo r 1 year due to Familial Mediterranean Fever. In the literature review, no association of these two dise ases was found. This case is presented to draw attention to the coexistence of immune-mediated Familial Mediterranean Fever and Guillain Barre Syndrome. In this case, it was thought that two inflammatory diseases may have affected each other or autoinflammatory diseases can be seen together.
Introduction: There is limited and inconsistent data on the relationship between vitamin D deficiency and Modic changes (MCs). Also, which type of MCs is associated with vitamin D is not clear. Vitamin D has anti-inflammatory effects, while type 1 MCs has inflammatory nature. Accordingly, patients with type 1 may have lower vitamin D levels than those with type 2 MCs. This study aimed to com pare type 1 and type 2 MCs for serum vitamin D concentrations. Materials and Methods: Between May 2019 and July 2020, a total of 53 patients with type 1 or type 2 MCs were included in this study. Patients’ demographics were recorded, and back pain severity was assessed by using visual analog scale. Serum levels of vitamin D were measured as total 25-hydroxy vitamin D. Accordingly, serum levels of vitamin D (μg/L) are graded as deficient (<20), insufficient (20 -30), and sufficient (30-80). Results: Type 1 MCs (n=26) and type 2 MCs (n=27) groups were similar in age (p=0.199), gender, BMI, work status, pain duration, vitamin D concentration, degree of vitamin D deficiency (p=0.773), and spinal levels. Type 1 MCs patients had more painful low back than type 2 MCs patients. Conclusion: Type 1 MCs are similar to type 2 MCs for serum vitamin D concentration. The more painful low back of type 1 MCs may be related to its inflammatory nature, but may not be associated with vitamin D insufficiency.
Introduction: The aim of this study is to examine the diagnosis types and rates of patients with central nervous system (CNS) anomalies detected in the prenatal period between 2021-2022 in our perinatology clinic and to contribute to the literature. Materials and Methods: Our study included 191 patients with CNS anomaly and whose pregnancy results were reached. Demographic characteristics of the patients, additional detected anomalies, fetal Magnetic Resonance Imaging (MRI) and genetic results, o bstetric and neonatal results were evaluated if requested. Results: Neural tube defects (NTD) were found most frequently at 75.3%, and among these, acrania was found most frequently at 27.2%. While 74.3% of the detected CNS anomalies were isolated anomalies, it was found that 5.2% were accompanied by additional CNS anomalies and 21.9% were accompanied by additional extracranial anomalies. Abnormal karyotype was obtained in 12.1% of the pa tients who wanted to have a prenatal diagnosis test. It was found that 11% of t he patients requested fetal MRI and ventriculomegaly was the most common fetal MRI indication. While the pregnancies of 56.5% of the patients were terminated, 37.7% of them gave live bir ths. The rate of surgical intervention in live-born babies with CNS anomalies was found to be 56.9%. A total mortality rate of 43% was found in live-born babies. Conclusion: Since CNS anomalies are associated with serious morbidity and mortality; Prenatal diagnosis is very important so that families can be offered a pregnancy termination option and those who will continue to be pregnant should be informed about the treatment and rehabilitation processes of their babies.
Introduction: Syringic acid (SA), a natural phenolic substance, possesses anti-inflammatory and antioxidant properties. We investigated the likely preventive effects of SA on organ damage to the reproductive system caused by bilateral ovarian ischemia -reperfusion (I/R). Materials and Methods: 32 female Sprague-Dawley rats in total were used; they were split into four groups: a sham group for co ntrol (group I), I/R group (group II), I/R group given 10 mg/kg SA (group III), and an I/R group given 50 mg/kg SA (group IV). Grou p I underwent only an abdominal incision without I/R. In groups II, III, and IV, I/R procedures were conducted for 3 hours. S A was given intraperitoneally to groups III and IV for 30 minutes before reperfusion at 10 mg/kg and 50 mg/kg, respectively. The ovarian tissues were surgically removed for analysis. Results: TNF-α, MDA, IL-1β, MPO, TOS and OSI levels in group II were found to be significantly higher than in group I. Additionally, a decrease was detected in TAS and SOD values in group II. In contrast, SA administration led to significant increases in the level of antioxidant enzymes in both groups III and IV. Also, in the SA-given groups, significant decreases were detected in OSI and TOS levels, along with a decrease in MPO, MDA, TNF-α, and IL-1β levels. Conclusion: It has been demonstrated that SA has a protective effect against organ damage caused by bilateral ovarian I/R in the reproductive system. This is the first study to show that SA can reduce ovarian damage due to I/R injury.
Introduction: It has been reported that atrial fibrillation (AF) is frequently observed in patients with severe COVID -19. Various mechanisms may be involved in the pathogenesis of AF in these patients. COVID -19 infection increases susceptibility to atrial AF acutely during the infectious stages and sometimes in the post-convalescence period. Materials and Methods: The current retrospective multicenter review consists of consecutive patients hospitalized for COVID -19- related infection in 3 different medical centers. Patients hospitalized for COVID -19 infection between September 2021 and February 2022 were studied. Results: The incidence of New-onset AF (NOAF) was 7.8%. N/L ratios on days 1, 3, and 7 were significantly higher in the NOAF group. In-hospital all-cause mortality, embolic events, and major bleeding were significantly higher in the NOAF group. Hospital sta y was significantly longer in the NOAF group. Conclusions: CHA2DS2VASc score, D-Dimer, and N/L ratio are independent predictors of NOAF in COVID -19 patients. NOAF is associated with worse clinical features during hospitalization in terms of more bleeding e vents, death, and embolic events. NOAF is also associated with a longer hospital stay.
Introduction: We aimed to investigate the mediating role of smartphone addiction in the relationship bet ween Type D personality and insomnia. Materials and Methods: The study is a cross-sectional study conducted among university students. Participants completed a Sociodemographic Data Form, Insomnia Severity Index (ISI), Type D Personality Scale (DS -14), Smartphone Addiction Scale-Short Form (SAS-SF), and Subjective Vitality Scale (SVS). We compared the mean scores of the scales between individuals with and without Type D personality. A correlation analysis was performed between the scales and the mediating r ole of smartphone addiction in the relationship between Type D personality traits and insomnia severity was examined. Results: The study included 375 participants with a mean age of 22.10 ± 3.95 years, ranging from 18 to 53 years. The results showed th at individuals with Type D personality had significantly higher scores on the SAS -SF and ISI, but lower scores on the SVS. We also found a significant positive correlation between smartphone addiction, Type D personality traits, and the ISI. Additionally, ther e was a statistically significant negative correlation between SVS and the other scales. Type D personality had a significant effect on ISI scores directly (path c; β = 0.119; 95% CI = 0.07–0.16) and totally (path c + a x b; β = 0.148; 95% CI = 0.10-0.19) as well. Smartphone addiction had a partial mediation role in the relationship between DS-14 and ISI. Conclusion: Type D personality traits and smartphone addiction should be questioned in the intervention of insomnia in university students and specific therapies should be developed.
Introduction: Mitral annular calcification (MAC) is commonly observed in patients with cardiovascular diseases and has been associated with adverse clinical outcomes. This study aims to clarify the prevalence and impact of MAC on peri-procedural, in-hospital, and long- term outcomes in high-surgical-risk patients with severe aortic stenosis (AS) undergoing transcatheter aortic valve implantation (TAVI). Materials and Methods: 403 patients underwent TAVI for severe AS was retrospectively evaluated. MAC was identified on transthoracic-echocardiography and confirmed on computed-tomography in 45.4% of patients. Clinical outcomes, including in -hospital mortality and two-year follow-up mortality, were evaluated, and potential predictors of MAC and mortality were analyzed using logistic and Cox regression models. Results : MAC was more prevalent in older, female patients with atrial fibrillation. Although the presence of MAC did not co rrelate with increased in-hospital (unadj OR: 1.77, 95% CI (0.88-3.54)) or long-term mortality (unadj OR: 0.73, 95% CI (0.40-1.33)), it was associated with a higher requirement for post-TAVI permanent pacemaker implantation (PPI) and moderate-to-severe paravalvular aortic regurgitation (PVAR). Multivariate analysis revealed left ventricular ejection fraction (adj HR: 0.97, 95% CI (0.94-0.99)), mean transvalvular gradient, (adj HR: 1.02, 95% CI (1.00-1.04)) systolic pulmonary artery pressure (adj HR: 1.04, 95% CI (1.01-1.0.6)) and severe PVAR (adj HR: 3.16, 95% CI (1.25-7.96)) as independent predictors of long-term mortality. Conclusion: In patients with severe AS undergoing TAVI, MAC is a marker of complex cardiac pathology but does not independently predict mortality. However, its presence may increase the need for PPI and the incidence of PVAR, which warrants attention in postoperative management and follow-up.
Introduction: Family physicians have an important role in the diagnosis and treatment of obesity, as most obese patients are first seen by the family physician. The aim of our study was to evaluate the obesity management of family physicians working in family heal th centers in Van province. Materials and Methods: This cross-sectional study was conducted between 04.05.2021-30.07.2021 with 126 volunteer family physicians working in family health centers representing Van province. The questionnaire including sociodemographic characteristics, obe sity knowledge and self-efficacy questions were completed by the physicians themselves. Results: Only 13 (10.3%) of the physicians knew the number of obese patients registered in their units. Although 97 (77%) of the physicians stated that the family physician was responsible for obesity management, 54 (42.9%) stated they calculated the body mass index of their patients “sometimes” and 48 (38.1%) “rarely”. Seventy-one (56.3%) of the physicians thought family physicians had a great role in the prevention of obesity, while 63 (50%) argued the best role of the family physicians in obesity management isn’t treating these patients but referring them to the relevant fields. Among physicians who calculated BMI “often”, 6 6.7% indicated that they were professionally prepared to treat overweight patients and didn't consider themselves unsuccessful in getting their patients to lose weight. Conclusion: Our study shows that although obesity is included in chronic disease follow -up in primary care, it has not been put into practice. It is clear that there is a need to train family physicians on obesity management and to help them gain self -efficacy.
Introduction: Sevoflurane and desflurane are commonly used anesthetic agents with known cardiac side effects. Ischemia -modified albumin (IMA) is a useful biomarker that increases in cardiac conditions. This study investiga tes the effects of desflurane and sevoflurane on cardiac parameters and IMA levels in patients with coronary artery disease (CAD). Materials and Methods: Sixty CAD patients aged over 18 years scheduled for elective surgery were enrolled. Patients were rand omly divided into two groups: group I, desflurane (D) (n=30) and group II, sevoflurane (S) (n=30). Pre - and post-operative cardiac parameters were recorded for each patient. IMA measurement in serum was determined spectrophotometrically. Results: Postoperative IMA levels were significantly higher than preoperative IMA levels in both groups. The rate of change between post- and pre-operative IMA levels was significantly lower in group S than in group D . Postoperative heart rate (HR) and mean arterial pressure (MAP) levels were significantly lower than preoperative HR and MAP levels in both groups, whereas no significant differenc es were found between the two groups with regard to pre- and post-operative HR and MAP levels. Conclusions: Sevoflurane is safer and has fewer cardiac side effects in CAD patients than desflurane. However, there is a need for comprehensive new studies evaluating large patient groups investigating this situation.
Introduction: Depression, anxiety, and sleep problems are commonly seen among healthcare workers. Rumination is associated with many mental disorders. This study aimed to evaluate the relationship between rumination, anxiety, depression, and slee p quality in healthcare workers and find which factors affect sleep quality in this population Materials and Methods: A total of 373 healthcare workers were included in this study. Participants were evaluated with The Hospital Anxiety Depression Scale (HADS), the Pittsburgh Sleep Quality Index (PSQI), and The Ruminative Thought Style Questionnaire (RTSQ). Statistical analyses were performed using SPSS software ver 26.0. Results: The mean age of the participants was 35.83 ± 9.75 and 267 (71.6 %) were female. Within the whole group; 198 (53.1%) of them had poor sleep and 175 (46.9%) had good sleep quality. About HADS scores, 173 (46.4%) had minimal, 100 (26.8%) had borderline anxiety and 100 (26.8%) had abnormal anxiety scores; 224 (60.1) had minimal, 87 (23.3%) had borderli ne depression and 62 (16.6%) had abnormal depression scores. Participants having poor sleep according to PSQI had significantly higher HADS -A, HADS-D, and RTSQ scores compared to good sleepers. Individuals who scored above average on the RTSQ scale had sig nificantly higher PSQI, HADS-A, and HADS-D scores compared to individuals having scores below average on the RTSQ. Regression analysis showed that HADS -A and HADS-D contributed more than all other variables for predicting sleep quality in the present s tudy. Conclusion: Poorer sleep is associated with higher anxiety and depression scores. Higher rumination is associated with higher anxiety, depression, and worse sleep. The best predictors of sleep quality in healthcare workers are depression and anxiet y scores according to HADS. Therapeutic approaches focusing on depression and anxiety symptoms in healthcare workers may be important to increase t he well-being of healthcare workers.
Introduction: In the treatment and follow-up of patients with Benign Prostatic Obstruction (BPO), uroflowmetry and evaluation of post voiding residual urine volume (PVR) are of great importance. Methods such as urethral catheter and suprapubic ultrasonography are generally used to measure PVR. In this study, we aimed to compare the accuracy of urethral catheter and suprapubic ultrasonog raphy methods in detecting PVR. Materials and Methods: We included patients who underwent catheterisation for various clinical reasons. A total of 103 patients were included in the study. All patients were evaluated by suprapubic ultrasonography (USG) in the supine position to confirm that their bladders were empty. After 200 ml of saline was injected into the bladder with the help of a urethral catheter, the catheter was removed and the patients were instructed to urinate into a graduated cup.PVR was calculated by subtracting the volume voided by the patient from the volume injected into the bladder (200 ml).Abdominal USG was performed again within 5 minutes after voiding. Finally, the PVR values obtained were compared. Results: The accuracy of urethral catheter measurements was higher than suprapubic ultrasonography . The sensitivity and specificity of suprapubic ultrasonography were found to be 100% (1.000 (0.904-1.000)) and 94% (0.940 (0.856-0.977)), respectively. Conclusions:USG demonstrating high specificity and sensitivity in assessing postvoid residual urine volume.
Intense and uncontrolled internet use can lead to behavioral addiction, resulting in clinical-level symptoms. Mental health professionals use different theoretical perspectives while intervening in such situations. One of these approaches is reality therapy, which was examined for its suitability to Turkish culture. In this study, the counseling process based on reality therapy with a 25-year-old young adult showing symptoms of problematic internet use was analyzed. For this purpose, brief information was provided about problematic internet use, the basic concepts of reality therapy, and the wants, direction, evaluation, and planning WDEP system. Then, the counseling process was presented in the light of reality therapy. It has been observed that the client intensively uses the Internet as a way to escape from the current problems in his life, tries to meet his needs for entertainment and power through the Internet, and avoids taking responsibility. During the counseling process, the client discovered his own needs and managed to take responsibility for his life, made new plans, increased his control over internet use, and created alternatives to meet his needs in social life and playing games. In light of these results, it was inferred that the counseling process based on reality therapy would be functional for cases with problematic internet use and behavioral addiction symptoms. In this context, it is recommended that mental health professionals who work with clients who are problematic internet users or show signs of behavioral addiction should benefit from the basic concepts of reality therapy and the WDEP process in their intervention processes.
Obez kadınlarda kadınsı kimliğin kurulmasını araştıran bu çalışma 24-45 yaş aralığındaki gönüllü 15 obez kadının katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Ergenlik süreci ve menopoz sürecinin ruhsal işleyiş üzerindeki etkilerini dışarıda bırakmak adına yaş aralığı 24-45 şeklinde belirlenmiştir. Kadınsı özdeşimleri değerlendirmek amacıyla obez kadınların erken dönem anne ile ilişkileri ve beden tasarımları projektif testler aracılığıyla araştırılmıştır. Katılımcılarla ilk olarak yarı yapılandırılmış ön görüşmeler yapılmış ardından Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulanmıştır. Projektif testlerden elde edilen bulgular Fransız Okulu kodlama sistemine göre kodlanarak psikanalitik kurama uygun olarak yorumlanmıştır. Çalışmanın sonuçları, obez kadınların kadınsı özdeşimler kurmaktaki güçlüklerine işaret etmiştir. Obez kadınların ele geçiren anne imgesine sahip olmakla birlikte anneden ayrışmış bir beden tasarımı oluşturmaya dair güçlükler yaşadıkları görülmüştür. Annesel işlevin yetersizliği obez kadınların anneden ayrışmış bir beden tasarımı oluşturmalarının önünde engel teşkil etmektedir. Bununla birlikte kadınsı cinselliğin bedene yüklenebilmesinin de mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. Cinselleşmiş beden reddedilmektedir. Obez kadınlar anneden ayrışamadıkları ölçüde çocuksu cinsiyetsiz bedeni koruma arzusunu sürdürmektedir.
Aleksitimi, belirsizliğe tahammülsüzlük ve mükemmeliyetçilik kavramları günümüzde çok sık karşımıza çıkan tanılar üstü kavramlardır. Bu araştırmanın temel amacı, aleksitimi ile mükemmeliyetçiliğin üç boyutu (katı, öz eleştirel, narsist) arasındaki ilişkide belirsizliğe tahammülsüzlüğün iki boyutunun (ileriye yönelik kaygı, engelleyici kaygı) aracılık rolünü gösteren bir yapısal model önermektir. Bu doğrultuda Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Büyük Üçlü Mükemmeliyetçilik Ölçeği (BUMÖ-16) ve Belirsizliğe Tahammülsüzlük (BT-12) ölçekleri Türkiye’de yaşayan 18-60 yaş aralığındaki 388’i kadın 152’i ise erkek olan 540 katılımcıya çevrimiçi olarak uygulanmıştır. Veriler SmartPLS 4 istatistik programı kullanılarak analiz edilmiştir. Faktör analizleri sonucunda araştırmanın iç tutarlık güvenirliği, birleşme ve ayrışma geçerliği sağladığı bulunmuştur. Bu çalışmanın değişkenlerinin ortak paydasının tanılar üstü kavramlar olması kategorik tanı sistemiyle karşılaştırılmasına imkân tanımıştır. Araştırma sonuçları, aleksitimik belirtileri yüksek olmasının mükemmeliyetçiliğin “öz eleştirel mükemmeliyetçilik” alt boyutunu artırdığını göstermektedir. Bireylerin aleksitimik belirti düzeyinin yüksek olması, belirsizliğe tahammülsüzlüğün “ileriye yönelik kaygı” “engelleyici kaygı” alt boyutlarını artırmaktadır. İleriye yönelik kaygı alt boyutu ile bireylerin katı, öz eleştirel ve narsist mükemmeliyetçilik alt boyutlarıyla pozitif yönde etkisi bulunmuş ve araştırmanın hipotezleri doğrulanmıştır. Engelleyici kaygı alt boyutu ile sadece narsist mükemmeliyetçilik alt boyutu arasında pozitif yönde etki bulunmuştur. Aleksitimi ve mükemmeliyetçilik boyutları arasındaki ilişkide belirsizliğe tahammülsüzlüğün alt boyutlarının bütünleyici kısmi ve tam olmak üzere aracı etki rolleri bulunmuştur.
Attentional control refers to the capacity to voluntarily control attentional resources in a flexible manner. Attentional control was reported to play a fundamental role in self-regulation, emotion regulation, delay of gratification, and psychological distress. The Attentional Control Scale (ACS) was developed to measure perceived attentional control based on shifting and focusing dimensions. The present studies aimed to adapt the Turkish version of ACS and asses its psychometric characteristics. Study 1 aimed to explore the psychometric qualities of the Turkish version with a group of Turkish individuals (N = 428, 306 women) between the ages of 18 and 68 and supported the two-factor model of ACS consisting of 17 items in total. The results supported that shifting, focusing, and total ACS showed adequate internal consistency, test-retest reliability, and convergent validity evidence based on its significant correlations with measures of anxiety, depression, and repetitive negative thinking, signifying its proper psychometric characteristics. In Study 2 (N = 97, 65 women), the association of ACS with behavioral attentional control measures was examined, and non-significant associations between self-report and behavioral measures of attentional control were denoted. These findings signified that rather than indicating the individual’s actual attentional control capacity, ACS assessed how the individual perceives their own attention control capacities. Taken together, the results suggest that the Turkish form of ACS is a valid and reliable scale that can be used to assess perceived attentional control capacity based on shifting and focusing domains, particularly in the research setting.
Disosiyatif belirtiler ayrı bir klinik tanı kümesini karşılamaksızın hem klinik olmayan örneklemde hem de birçok psikiyatrik bozuklukta kendini gösterebilmektedir. Bu belirtiler panik bozukluğun klinik seyrini olumsuz etkilemekle birlikte farmakolojik ve psikoterapötik tedavi girişimlerine verilen cevabı güçleştirmektedir. Disosiyatif yaşantıların erken dönem travmalarla olan güçlü ilişkisi ve olumsuz yüklü duygularla maladaptif bir baş etme stratejisi olabileceğinden yola çıkarak bu çalışma panik bozukluk tanılı bireylerde erken dönemde yaşanan travmalarla disosiyatif belirtiler arasındaki ilişkide aleksitiminin aracılık rolünü test etmeyi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmaya bir başka psikiyatrik eş tanısı olmayan panik bozukluk tanısı konulan, 20-50 yaş aralığında (35,71±11,02), 87 bireye (56 kadın, 31 erkek) Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Disosiyatif Yaşantılar Ölçeği ve Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAS-20) uygulanmıştır. Veriler SPSS 21 programı ve PROCESS makro eklentisi kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular aleksitiminin duyguları tanımada güçlük alt boyutunun cinsel istismar dışındaki tüm çocukluk çağı travmaları alt boyutları ile disosiyatif belirtiler arasındaki ilişkilere aracılık ettiğini göstermiştir. Çalışmanın sonuçları disosiyatif belirtiler deneyimleyen panik bozukluk olgularında erken dönem travmaların ve duyguların işlemlenmesi süreçlerinin göz önünde bulundurulmasının altını çizer niteliktedir.
Erkek Cinsiyet Rolü Stresi, geleneksel erkeklik normları ile uyuşmayan bireysel, sosyal ve toplumsal durumlarda erkeklerin hissedebileceği stres olarak ele alınır. Alan yazında bu stresi ölçmek için en çok kullanılan ölçeklerden biri Eisler ve Skidmore’un (1987) geliştirdiği 40 madde ve beş alt faktörden oluşan Erkek Cinsiyet Rolü Stresi (ECRS) ölçeğidir. Ancak, alan yazında ölçeği farklı kültürlere uyarlayan çalışmalar oldukça azdır. Bu çalışmanın amacı ise ECRS ölçeğini Türkçe’ye uyarlamak ve geçerlik güvenirlik değerlerini ortaya koymaktır. Kolaylıkla bulunabilen örnekleme yöntemiyle erişilen 395 erkeğin katıldığı bu çalışmada, ECRS ölçeği, kaygı, öfke, toplumsal cinsiyet tutumları, yaşam doyumu ve esenlik ölçekleriyle birlikte uygulanmıştır. Açımlayıcı faktör analizinden sonra ölçek 28 maddeye indirgenmiş ve Türkiye örnekleminde performans yetersizliği, madun olma ve duygusal durumlarla yüzleşme olmak üzere üç faktörlü bir yapı göstermiştir. Doğrulayıcı faktör analizi bulgularında da bu üç faktörlü yapının tek faktörlü yapıya göre veriye daha iyi uyum gösterdiği görülmüştür. ECRS, kaygı, öfke, toplumsal cinsiyet tutumları ile pozitif yönde ilişki gösterirken, yaşam doyumu ve esenlik ile negatif yönde ilişkilenmiştir. Araştırmanın bulguları ECRS ölçeğinin Türkiye’de yapı ve ölçüt geçerlikleri olan güvenilir bir ölçek olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Sonuçlar, ECRS’nin erkeklerin bireysel (fiziksel ve ruh) sağlığı ve halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ışığında tartışılmıştır.