20.749 sonuç

Tarama Sonuç Kümeleri
Tümünü Listeye Ekle
Bu projede 5G ve sonrasındaki telsiz haberlesme nesillerine aday olan dik olmayan çoklu erisim (NOMA) tekniginde, performansı ve kapasiteyi arttıran çesitli çok antenli tekniklerin, güvenilirligi ve kapsama alanını arttıran isbirlikli tekniklerin performansının pratik sartlarda analiz edilmesi ve yazılım tabanlı radyo ile gerçeklestirilmesi amaçlanmıstır. Bu maksatla çok antenli klasik tek atlamalı ve isbirlikli iki atlamalı asagı hat NOMA sistemleri; geri-besleme gecikmesi (FBD), kanal kestirim hatası (CEE), donanım bozuklukları (HI), mükemmel olmayan (hatalı) ardısık karısım iptali (SIC) gibi pratik sartlarda incelenmistir. Ayrıca iki kaynaklı iki hedefli çok röleli asagı ve yukarı hat NOMA kavramlarını kullanan isbirlikli sistemde röle seçimi, hatalı SIC varlıgında incelenmistir. Son olarak bu sistemler yazılım tabanlı radyo (SDR) ile gerçeklestirilmistir. Bu tekniklerin pratik sartlarda incelenmesi ve yazılım tabanlı radyo ile gerçeklestirilmesi bu sistemlerin NOMA ve 5G?ye uygulanabilirligini belirlemeyi amaçlamıstır. Bu incelemeler genellikle Nakagami sönümlemeli kanalda kesinti olasılıgının (OP) tam ve asimptotik analizi ve bilgisayar simülasyonu ile yapılmıs ve SDR sonuçlarıyla da dogrulanmıstır. Birinci is paketinde çogunluga dayalı anten seçimi algoritması gelistirilmis ve birlesik vericialıcı anten seçimi (JTRAS), verici anten seçimi / en büyük oranlı birlestirme (TAS/MRC) tekniklerine uygulanarak tek ve iki atlamalı sistemlerde FBD ve CEE varlıgında Nakagami-m sönümlemeli kanalda incelenmistir. Ayrıca proje çalısması sırasında farkedilen is paketine hazırlayıcı ve destekleyici mahiyette; anten seçimli enerji hasatlayan iki atlamalı, uçlarında TAS ve MRC uygulanan iki atlamalı, SIC?ı azaltan bilesen serpistirmeli, iki atlamasında da en büyük oranlı iletim / alıcı anten seçimi (MRT/RAS) uygulanan sistemler analiz edilmistir. Ilaveten tek antenli NOMA sisteminin bit hata olasılıgı (BER) analizi yapılmıs ve aynı yaklasım çogunluga dayalı JTRAS sisteminin analizinde kullanılmıstır. Ikinci is paketinde hazırlık olması için ilkönce, kullanıcıları tek antenli tek atlamalı dik uzay zaman blok kodlama (OSTBC)-NOMA sisteminin CEE, FBD ve hatalı SIC varlıgında analizi yapılmıstır. Sonra tek atlamalı ve tam çift yönlü (FD) röleli iki atlamalı TAS/Alamouti-OSTBCMRC NOMA sistemleri CEE ve FBD varlıgında incelenmistir. Üçüncü is paketinde bütün birimlerinin tek antenli oldugu iki kaynaklı ve iki hedefli çok röleli asagı ve yukarı hat NOMA kavramlarını kullanan sistemde FD röle seçimi hatalı SIC varlıgında Nakagami kanalda incelenmistir. Buna hazırlık olması için ilkönce tek kaynaklı iki hedefli asagı hat NOMA sisteminde FD röle seçimi Genellestirilmis-K kanalda incelenmistir. Dördüncü is paketinde HI varlıgında tek atlamalı MRT/RAS ve FD röleli iki atlamalı MRT/MRC sistemi CEE ve hatalı SIC için analiz edilmistir. Besinci is paketi iki atlamalı JTRAS, TAS/MRC, TAS/Alamouti- OSTBC-MRC, MRT/MRC ve iki kaynaklı iki hedefli sistemlerin SDR gerçeklestirilmelerinden olusmaktadır. Bu projeden 15 makale, 9 bildiri, 3 doktora ve 2 yüksek lisans tezi üretilmistir.
ULSI Islemcileri Için Gömülü Bellek Teknolojileri ve Uygulamaları projesinde (WAKEMEUP), Avrupalı proje ortaklarının yarıiletken üretim yetkinliklerinden faydalanılarak, 40nm ve 28nm teknolojilerinde üretilmis rezistif (RRAM) ve faz degisimi (Phase Change Memory) tabanlı belleklerin performansları fiziksel, kimyasal, optik ve elektriksel özellikleri incelenerek analiz edilmistir. Bu yapıların özelliklerinden faydalanılarak yenilikçi, veri güvenligi ve genel amaçlı uygulamaların gelistirilmesi amaçlanmıstır. Proje ortaklarının rolü, gömülü uçucu olmayan bellek yeniliklerini, sistem bütünlügü ve kalifikasyonunu dikkate alarak pazara sunmaktır. Bu projede süreç teknolojileri ve entegrasyonunun tasarım faaliyetleri ile yakın bir sinerji içerisinde gerçeklestirilmesi ve küresel pazarda rekabet gücü saglayacak yenilikçi mikro denetleyici IP bloklarının ortaya çıkarılması da hedeflenmistir. Projede TÜBITAK BILGEM tarafından, Avrupalı ortakların destegiyle çesitli rezistif bellek tiplerinin ana elemanı olan wafer formdaki PCM (GST) sistemlerinin test ve analizleri gerçeklestirilmistir. BILGEM? in önceki projelerde elde edilen gömülü uçucu olmayan bellek teknolojileri ve FD-SOI Avrupalı proje ortaklarının yarıiletken üretim yetkinliklerinden faydalanılarak rezistif bellek teknolojilerinin önde gelen örneklerinden olan PCM (Phase Change Memory) tip belleklerin transistör teknolojisi hakkındaki tecrübesi pekistirilmeye devam etmistir. Ayrıca bu proje faaliyetleri ile sürekli gelismekte olan CMOS ve bellek teknolojilerinin küresel boyutta rekabet yetenegi olan proje ortaklarının uyguladıgı tasarım ve üretim süreçlerinin gözlemlenerek ülkemizde bu alanda yapılan çalısmalar için bir bilgi birikimi olusturulmustur ve bu süreç su anda yeni projelerle de devam etmektedir. TÜBITAK-BILGEM Is paketi 3 kapsamında ?Yarıiletken Teknolojilerinin Iyilestirilmesi? görevinde rol almıstır. Bu is paketi kapsamında TÜBITAK-BILGEM, ePCM bellek hücrelerinin performanslarının düsük güç tüketimi, çok-seviyeli kullanım ve ölçeklenebilme gibi alanlarda iyilestirilmesi için çalısmalar yapmıstır. Is paketi 5 kapsamında ise ?Uygulama ve Sistem Platformları? baslıgı altında gereksinimlerin tanımlanması, Is Paketi 2?deki teknoloji gelistirme faaliyetlerine girdi teskil etmistir. Is Paketi 5 son ürünlerin gereksinimlerinin belirlenmesi, silikon sonuçlarının belirlenmesi ve entegrelerin devre kartına bütünlestirilmesi faaliyetlerini kapsamaktadır. Bu amaçla NVM bellek üzerinde nöromorfik uygulamalar çalısılarak projeye katkı saglanmıstır. Is Paketi 5 kapsamında ayrıca, proje konusu ikinci bir bellek hücresi türü olan HfO2 bellek hücreleri kullanarak bir rassal sayı üreteci tasarımı gerçeklestirilmistir. Bu sekilde, söz konusu is paketi kapsamında hem genel amaçlı uygulamalar hem de veri güvenligi uygulamaları alanlarında çıktılar sunulmustur. The project with the title of ?Wafers for Automotive and other Key applications using Memories, embedded in Ulsi Processors (WAKEMEUP)? objective is to set-up a pilot line for advanced microcontrollers with embedded non-volatile memory, design and manufacturing for the prototyping of innovative applications for the smart mobility and smart society domains.The performances of resistive (RRAM) and Phase Change Memory (Phase Change Memory) based memories produced in 40nm and 28nm technologies were examined by analyzing the physical, chemical, optical and electrical properties. It is aimed to develop innovative, data secure and general purpose applications by making use of the features of these material structures. The role of the project partners is to bring embedded non-volatile memory innovations to market, taking into account system integrity and qualification. In this project, it is also aimed to realize process technologies and integration in close synergy with design activities and to reveal innovative microcontroller IP blocks that will provide competitive power in the global market. In the project, tests and analyzes of wafer-form PCM (GST) systems, which are the main elements of various resistive memory types, were carried out by TÜBITAK BILGEM with the support of European partners. The experiences of BILGEM on transistor technology of PCM (Phase Change Memory) type memories, which is one of the leading examples of resistive memory technologies, continued to be reinforced by making use of the embedded non-volatile memory technologies obtained in previous projects. BILGEM has contributed to this issue by making use of the semiconductor production competencies of its FD-SOI European project partners. In addition, by observing the design and production processes implemented by the project partners, who have the ability to compete on a global scale, with these project activities, a knowledge base was created for the studies carry out in this field in our country, and this process currently is continued with new projects. TUBITAK-BILGEM takes a role in the Work Package 3 (Semi-conductor Technology Enhancements). Within the scope of this work package, TÜBITAK-BILGEM has worked to improve the performance of ePCM memory cells in areas such as low power consumption, multi-level usage and scalability. In addition, in Work Package 5 with the title of 'Application and System Platforms' provided input to the technology development activities in Work Package 2. Work Package 5 covers the activities of determining the requirements of the end products, determining the silicon results and integrating the ICs into the circuit board. For this purpose, neuromorphic applications were studied on NVM memory and contributed to the project. In addition, within the scope of Work Package 5, a random number generator design was carried out using HfO2 memory cells, a second type of memory cell that is the subject of the project. In this way, outputs in the fields of both general-purpose applications and data security applications are presented within the scope of this work package
Projede gözetilen hedef, kalp atım hızı, terleme, vücut sıcaklıgı, kas kasılması, göz bebegi çapı gibi fizyolojik verileri kullanarak, bilgisayarla etkilesimde bulunan bir kisinin saglık durumunu tanımlayabilmektir. Bunun için yüz bölgesine entegre edilebilen giyilebilir bir kafa aygıtı tasarlanmıstır. Bir deney düzenegi kurularak alın, yanak, göz ve kulaktan senkron bir sekilde çok kipli fizyolojik sinyaller elde edilmis, aynı zamanda kamera ve ses kaydı da alınmıstır. Gelistirdigimiz donanımın yanı sıra, çok kipli fizyolojik sinyalleri islemleyen bir meta data alt-yapısı olusturulmus, bu alt-yapının çevrimiçi ve çevrimdısı olacak sekilde iki farklı biçimde çalısması saglanmıstır. Islemlenen fizolojik sinyallerin sınıflandırılması için de iki farklı makine ögrenmesi teknigi tasarlanmıstır. Öncelikle her fizyolojik sinyal için ayrı ayrı öznitelikler olusturulmustur. Birinci teknikte her sinyal kendi basına sınıflandırıldıktan sonra sınıflandırıcı füzyonu ile sonuçlar derlenmistir. Ikinci teknikte ise çok katmanlı bir derin ögrenme yapısı kullanılmıs, fizyolojik sinyaller ayrı ayrı sınıflandırılmıstır. Projenin son safhasında derin ögrenme ile öznitelik füzyonu yapılacak seklide bir sınıflandırma tasarımı da önerilmistir. Projede gelistirilen yöntemler strese dayalı bir biyonik uygulama ile denenmistir. Bu amaçla laboratuvar ortamında bir deney düzenegi olusturulmus ve katılımcılara film izletilerek stres deneyimi yasattırılımıstır. Bu deney tasarımı, 2019 senesindeki Enterface Çalıstayı?nda ve 2021 senesinde Ankara Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisligi Bölümü?ndeki laboratuvar ortamında test edilmis, stres deneyimi, pek çok farklı sınıflandırıcı kullanılarak yüzde 90 üzerinde basarımla tespit edilebilmistir. The aim of this project is to be able to indicate the health status of a person interacting with a computer through physiological data such as heart rate, skin conductance, temperature, EMG, and pupil dilation. For this purpose, a wearable device that can be integrated to the facial area is designed. Multi-modal physiological signals are collected in synchronized fashion from the forehead, cheek, eye and ear as well as camera and voice recordings through an experimental setup. Aside from the hardware device, we developed a meta-data framework which processes the multi-modal data in both real-time and offline modes. We implemented two different machine learning techniques to classify the pre-processed physiological signals. First of all, features are extracted for each physiological signal. In the first machine learning technique, each signal is classified separately and then, classifier level fusion is used. In the second technique, a deep learning system is used to classify the signals separately. In the final phase of the project, a new deep learning system is designed to work on feature level fusion, implemented through visualized merged features. The methods developed through this project are tested through a bionical application. For this purpose, a laboratory environment is set up to induce stress on participants who watched videos. This experimental design is tested in the Enterface Workshop held in 2019 as well as in the laboratory setting constructed at Ankara University, Department of Electrical and Electronics Engineering in 2021. Stress is predicted with more than 90% accuracy through the use of several different classifiers.
Harmonik Hareket Mikrodalga Doppler Görüntüleme (HHMDG), vücut dokularının elektriksel ve mekanik özelliklerini görüntülemeye yönelik yeni bir görüntüleme yöntemidir. Bu yöntem, yakın zamanda, kanserli dokuların erken tanısı için ODTÜ Elektrik ve Elektronik Mühendisligi bölümündeki arastırmacılar tarafından önerilmistir. Daha önceki projeler kapsamında, 2 boyutta tarama yapabilen ve görüntü olusturabilen bir HHMDG prototip sisteminin gelistirilip, doku benzeri malzemeler üzerinde ölçümler alınmıstır. Bu projede ise HHMDG sisteminin duyarlılıgının, hızının, dogrulugunun ve güvenliginin artırılmasına yönelik çalısmalar yapılmıstır. Alınan isaret tayfındaki Doppler frekansı (10-30 Hz), ile ana isaret frekansı çok yakın oldugu için, ana isaret bileseninin azaltılmasını saglayacak bir alma devresi tasarlanarak, ana sinyal seviyesi yaklasık 35 dB kadar azaltılabilmistir. Ayrıca sistemin uzamsal duyarlılıgını arttırmak amacıyla çoklu anten içeren yeni bir prototip system gelistirilmistir. Bunun yanında, sistemde kullanılan dokuların elastik ve dielektrik özelliklerindeki degisimin sistemin duyarlılıgına etkisini incelemek amacıyla, hızlı bir sayısal benzetim yazılımı (simulator) gelistirilmistir. Sistemin tarama hızının artırılması amacıyla alıcı kısımda donanımsal iyilestirilmelere gidilmis ve tarama süresi yarıya indilmistir. Sistem güvenliginin izlenmesi amacıyla, odaklı ultrason kaynaklı kavitasyon ve sıcaklık artısının tespitine yönelik benzetim çalısmaları ve deneysel çalısmalar yürütülmüstür. Sıcaklık ölçümlerinde ise olası tarama senaryoları göz önünde bulundurularak odak noktası ve çevresinde ölçümler alınmıstır. Yapılan çalısmalar ile HHMDG yönteminin meme kanseri tanısında kullanılabilirligi fantom malzemeler üzerinde degerlendirilmistir. Mevcut sistemin potansiyeli deneysel çalısmalarla gösterilmis ve klinik prototip gelistirme çalısmalarının önü açılmıstır. Harmonic Motion Microwave Doppler Imaging (HHMDI) is a new imaging method for imaging the electrical and mechanical properties of body tissues. This method was recently proposed by researchers in the Department of Electrical and Electronics Engineering at METU for the early diagnosis of cancerous tissues. Within the scope of previous projects, an HHMDI prototype system capable of scanning and generating images in two dimensions was developed and measurements were taken on tissue-like materials. In this project, studies were carried out to increase the sensitivity, speed, accuracy, and security of the HHMDI system. Since the Doppler frequency (10-30 Hz) in the received signal spectrum is very close to the main signal frequency, the signal level is reduced by about 35 dB by designing a receiving circuit that cancels the main signal component. In addition, a new prototype system with multiple antennas has been developed to increase the spatial sensitivity of the system. Moreover, a fast solver was developed in order to examine the effect of the changes in the elastic and dielectric properties of the tissues used in the system on the sensitivity of the system. In order to increase the scanning speed of the system, hardware improvements were made in the receiver part and the scanning time was halved. In order to monitor the system safety, simulation studies and experimental studies were carried out for the detection of focused ultrasound induced cavitation and temperature rise. In temperature measurements, measurements were taken at and around the focal point. The usability of the HHMDG method in the diagnosis of breast cancer was evaluated on phantom materials. The potential of the current system has been demonstrated by experimental studies and the translation of this method to clinical studies is accelerated.
Bu projenin amacı, ülkemizde her yıl önemli miktarda üretilen agaç ve çalı yapraklarının antimetanojenik potansiyellerini belirlemektir. Bu kapsamda Kahramanmaras ve çevresinden toplanacak olan agaç ve çalı yapraklarının anti-metanojenik potansiyelleri in vitro ve in vivo yöntemler kullanılarak belirlenmistir. Agaç ve çalı yapraklarının kompozisyonları hem hasat zamanına hem de türe baglı olarak önemli degisimler göstermistir. Bu çalısma kapsamında yürütülen in vitro çalısmalar test edilen agaç ve çalı yapraklarının önemli bir kısmının orta ve düsük seviyede anti-metanojenik özellik tasıdıgını göstermistir. Bununla birlikte agaç ve çalı yapraklarının anti-metanojenik özelliklerini hasat zamanının ilerlemesiyle birlikte kaybettikleri gözlenmistir. Bu yüzden hayvan beslemede kullanılacak agaç yaprakların anti-metanojenik özelliginden de faydalanmak için mümkün oldugu kadar erken dönenlerde hasat edilmesi gereklidir. Bazı agaç ve çalı yapraklarının rasyona katılmasının koçların yem tüketimini etkilememesine ragmen kuru madde sindirim derecesini, ham proteinin sindirim derecesini ve metan üretimini önemli derecede etkilemistir. In vitro deneme sonunda orta seviyede antimetanojenik özellige sahip dört yapraktan sadece menengiç yapragının in vivo kosullarda metan üretimini düsürmeyi basarmıstır. Bu yüzden in vivo demelerde anti metanojenik etki elde etmek için in vitro denemelerle orta ve düsük sevide anti-metanojenik potansiyele sahip oldugu belirlenen agaç yaprakları %10 daha yüksek dozlarda test edilmelidir.
Bu çalısma, kapsüle edilmis rezene tohumu (Foeniculum vulgare Mill.) uçucu yagı?nın (RUY) karma yemlere ilavesinin, etlik piliçlerin büyüme performansı ile ince bagırsak mikroflorası ve morfolojisi üzerindeki etkinligini ortaya koymak ve bu biyolojik süreçlerdeki genetik ve moleküler mekanizmaları nutrigenomik teknolojileri kullanarak ince bagırsak transkriptomik profillemesi üzerinden incelemek amacıyla gerçeklestirilmistir. Arastırmada toplam 400 adet 1 günlük yastaki Ross-308 genotipindeki erkek civcivler her grupta 16 tekerrür olacak sekilde 5 gruba tesadüfi olarak dagıtılmıstır. Deneme, hiçbir yem katkı maddesi içermeyen standart yemle beslenen kontrol grubu ve her 1 kg standart yeme 50 mg (RUY50), 100 mg (RUY100), 200 mg (RUY200) veya 400 mg (RUY400) kapsüle edilmis RUY ilavesiyle beslenen etlik piliç gruplarından olusmustur. Elde edilen performans parametreleri degerlendirildiginde canlı agırlıklar (CA) ve Avrupa üretim etkinlik faktörü (EPEF) degerlerinin RUY50 grubunda artma egiliminde oldugu, RUY100, RUY200 ve RUY400 gruplarında ise benzer ve kontrol grubuna kıyasla önemli derecede arttıgı saptanmıstır. Canlı agırlık kazancının (CAK) RUY düzey artısına paralel olarak arttıgı ve en yüksek RUY400 grubunda görüldügü tespit edilmistir . Yem tüketiminin (YT) ise RUY düzey artısından etkilenmedigi, yemden yararlanma oranının (YYO) da kontrol grubuna kıyasla tüm RUY düzeylerinde iyilestigi, ancak RUY ilaveli gruplar arasında fark olmadıgı saptanmıstır. RUY un ölüm oranını ise rakamsal olarak azalttıgı görülmüstür. RUY düzey artısının sıcak karkas randımanını ve gögüs kası agırlıgını artırdıgı bulunmustur. Özellikle de RUY100, RUY200 ve RUY400 gruplarında abdominal yag, karaciger, bursa fabricius ve total ince bagırsak agırlıkları önemli derecede artmıstır. RUY un duodenum, jejunum ve ileum morfolojisini iyilestirdigi, duodenum ve jejunumdaki mukozal tabaka ile, jejunum ve ileumdaki musküler tabaka kalınlıgını artırdıgı saptanmıstır. Ayrıca jejunum ve ileumdaki patojen mikroorganizmaları baskılayarak Lactobacillius spp. popülasyonunun artmasını saglamıstır. Ince bagırsak dokularından alınan örneklerde yapılan mikroarray analizi sonucu elde edilen transkriptom profilinde ise kontrol grubuna kıyasla, RUY50 grubunda 261 genin (206 upregüle, 55 downregüle), RUY100 grubunda 302 genin (218 upregüle 84 downregüle), RUY200 grubunda 292 genin (231 upregüle, 61 downregüle) ve RUY400 grubunda 348 genin (268 upregüle, 80 downregüle) mRNA ekspresyon seviyelerinin degistigi saptanmıstır. Upregüle genlerin büyük çogunlugunun katalitik aktivite, baglayıcı/binding, transkripsiyon regülatör ve transkripsiyon faktör, anatomik yapı ve hücresel gelisim ile protein baglanma aktivite düzenleyicisiyle iliskili oldugu tespit edilmistir. Downregüle genler ise çogunlukla tasıyıcı ve protein modifiye edici enzim sınıflarında yer almıstır. Mikroarray analizinin validasyonu için seçilen genlerin qRT-PCR ile analizi sonucunda da kontrol grubuna kıyasla RUY100 grubunda anti-inflamatuar IL-10 geni (4.41 kat) önemli derecede artmıs, proapoptotik BAK1 geni ise (-1.23 kat) azaltmıstır. Sonuç olarak, özellikle 100, 200 veya en çok 400 mg/kg düzeylerindeki rezene tohumu uçucu yagı ilavesinin etlik piliçler üzerinde olumlu etkileri gözlenmistir. Ancak yem katkı maddelerinin kanatlı endüstrisi tarafından kabulü büyük ölçüde yem girdi maliyetlerine baglı oldugundan, maliyet etkinligi açısından 100 mg/kg rezene tohumu uçucu yag düzeyi önerilebilir.
Bu çalısmanın amacı, Alman kökenli Ditmarscher kazlarında damızlık yası ve yumurtlama mevsiminin kuluçka besi performansı ve kesim özellikleri üzerindeki etkisini arastırmaktır. Bu amaçla toplam 2160 yumurta kuluçka özellikleri açısından incelenmis, toplam 180 kaz besiye alınmıs, 36'sı karkas özelliklerinin degerlendirilmesi için 16 haftalıkken kesilmistir. Damızlık yasının ve yumurtlama döneminin kuluçka özellikleri üzerinde istatistiki olarak etkisi olmadıgı görülmektedir. Iki yaslı damızlıktan elde edilen kazlarda kesim ve karkas özelliklerinin daha yüksek oldugu tespit edilmistir. Ayrıca mevsim sartlarına baglı olarak büyüme ve gelismeye iliskin mevsimsel farklılıkların kendi içlerinde farklılıklar yaratabilecegi tespit edilmistir. Damızlık yasına benzer sekilde kesim ve karkas özellikleri için erken dönemde daha yüksek kesim ve karkas agırlıkları elde edilmistir.
Bu çalısmada, Saprolegnia parasitica suslarına karsı kekik (Coridothymus capitatus), defne (Laurus nobilis), lavanta (Lavandula officinalis), kimyon (Cuminum cyminum), tarçın (Cinnamomum zeylanicum) ve okaliptus (Eucalyptus globulus) uçucu yaglarına ait nanoemülsiyonların kimyasal bilesimi ve antifungal etkileri arastırılmıstır. Uçucu yagların kimyasal içerikleri gaz kromatografisi/kütle spektrometrisi (GC/MS) ile analiz edilmistir. Uçucu yagların ana bilesenleri kekikte carvacrol, defnede eucalyptol (1,8-Cineole), lavantada linalyl acetate, kimyonda thymoquinone, tarçında eugenol, okaliptusta 1,8-Cineole olarak tespit edilmistir. Nanoemülsiyon formuna getirilen uçucu yagların mantar suslarına karsı minimum inhibitör konsantrasyonunu (MIC) belirlemek için disk difüzyon yöntemi, minimum lethal konsantrasyonunun (MLC) belirlenebilmesi için ise tüp dilüsyon metodu kullanılmıstır. Mantar suslarına karsı test edilen uçucu yag nanoemülsiyonlarından kekik (50-100 μl/ml MIC ve 100- 125 μl/ml MLC) ve tarçın (250-500 μl/ml MIC ve 500-1000 μl/ml MLC) türlerinin antifungal etkiye sahip oldugu tespit edilmistir. In vitro çalısmaları takiben kekik ve tarçın uçucu yag nanoemülsiyonlarının gökkusagı alabalıgı yumurtalarında deneysel olarak olusturulmus Saprolegniasis? in kontrolü için etkili dozları arastırılmıstır. Kekik uçucu yag nanoemülsiyonlarında 50 (%76,60), 25 (%73,65), 10 (%68,35) ve 5 ppm (%63,50) konsantrasyonların ve tarçın uçucu yag nanoemülsiyonlarında ise 50 (%57,00), 25 (%51,60) ve 10 ppm (%46,60) konsantrasyonların gökkusagı alabalıgı yumurtalarında negatif kontrol gruplarına (%33,75) göre yasama oranlarında artıs sagladıgı tespit edilmistir.
Fonksiyonel bilesenler içeren gıda üretimi çok istenen bir islem olmasına ragmen, üzerinde arastırmalar yapılması gereken konular bulunmaktadır. Fonksiyonel bilesenlerin sindirim sisteminde hazır bulunabilmeleri, erisilebilir olmaları ve emilebilir olmalarını bu konulardan bazıları olarak sayabiliriz. Gıdaların dogal matrisi fonksiyonel bilesenlerinin sindirim sisteminde erisilebilir olmalarını ve emilimlerini etkileyebilir. Fonksiyonel bilesenlerin insan saglıgı üzerinde etkili olabilmeleri için önce biyolojik olarak sindirim siteminde hazır ve erisilebilir olmaları sonra da tamamı ya da tanımlı bir oranının sindirim sistemi tarafından emilmesi gerekmektedir. Bu bilgiler ısıgında projenin amacı ekstrüzyon islemi ile fonksiyonel bilesenleri dogal matrislerinden çıkararak sindirim sisteminde biyoyararlılıgı arttırılmıs gıda üretimidir. Ekstrüde ürünler fonksiyonel bilesen eklemek için çok uygundur. Genellikle gevrek dokuları ve yapıları nedeni ile sevilen ürünlerdir ve ürün yelpazeleri genistir. Ekstrüde ürünlerin yapıları, nem/su emilimlerini, tat ve dokularını etkiler. Ürün kalitelerinin dogru ölçülüp tanımlanması, her zaman aynı kalitede üretim yapılabilmesine olanak verir. Bu proje ekstrüzyon ürününe erisilebilirligidüsük- olan fonksiyonel bilesimli gıda ürünlerini ekleyerek fonksiyonel erisilebilirligi yüksek olan ürün üretmeyi amaçlamaktadır. Mekanik ve ısıl islemin fonksiyonel bilesenleri etkileyip etkilemedigi ve fonksiyonel gıdanın ekstrüzyon ürününün kalitesini nasıl etkiledigi arastırılacaktır. Fonksiyonel ürün olarak biber, havuç ve domates posası kullanılacaktır. Bu sebzeler çig olarak tüketildiklerinde biber ve havuçtaki ?-karoten ile domatesteki likopen gibi hücre içindeki konumları nedeni ile sindirim sisteminde açıga çıkmaları ve emilimleri, dolayısı ile vücut tarafından kullanımları kısıtlı olmaktadır. Ekstrüzyonda mekanik ve ısıl islemin birlikte olması nedeni ile bu islemin güçlü hücre yapılarını bozarak bu bilesenleri açıga çıkarıp çıkarmayacagı ya da herhangi bir degisiklige neden olup olmayacagı arastırılacaktır. Bunlara ilaveten biber, havuç ve domates posaları genellikle atık ya da yem olarak kullanılmakta iken içeriklerindeki fonksiyonel bilesenler nedeni ile bu yan ürünlere kullanım alanı yaratılabilecegine inanılmaktadır.
Keneler, zorunlu kan emici ektoparazitler olup birçok yapısal ve biyolojik yönü ile böceklerden ayrılan ve Arachnida sınıfında yer alan eklem bacaklılardır. Farklı kene türleri ve bunların gelisme dönemlerinin laboratuvar sartlarında üretilmesi ve kolonizasyonu, kene ile bulasan hastalıkların kenede ve konaktaki seyrinin ve patogenezinin ortaya konması açısından önem arz etmektedir. Kene türlerinin laboratuvar sartlarında üretimi ve kolonizasyonu esnasında deney hayvanı olarak, sıgır, tavsan, gerbil gibi omurgalı canlılar sıklıkla kullanılmaktadır. Böyle denemeler sırasında hayvan deneylerinin etik kuralları (3R kavramları; Azaltma, Iyilestirme, Degistirme) açısından sorun teskil eden ödem, anemi ve deri lezyonları gibi komplikasyonlar ortaya çıkabilir. Ayrıca kenelerin kolonizasyonunda kullanılan laboratuvar hayvanlarının bakımı ve beslenmesi arastırmacılar için bir yük olusturmaktadır. Bütün bunlar göz önüne alındıgında in vitro kene besleme in vivo deneylere alternatif bir yöntem olarak önem kazanmaktadır. Bu projede; (1) Hyalomma excavatum ve H. marginatum türlerinin farklı gelisim asamaları için in vitro besleme sistemlerinin kurulması 2) tasarlanan bu sistemlerin diger kene türlerine adaptasyonu için alternatif yolların gelistirilmesi, 3) keneler üzerinde gelecekteki çalısmalar için yeni modeller tasarlanması amaçlanmıstır. Bu projede, hem Hyalomma excavatum hem de H. marginatum'un ergin, nimf ve larva asamaları için farklı kalınlıklarda silikon membranlar gelistirilmistir. Kenelerin beslenmesi saglamak için beslenme ünitelerine bu silikon membranlar tutturulmustur. Sonuç olarak Hyalomma excavatum ilk kez basarıyla beslenebilmis ve in vitro olarak kolonize edilmistir. Ayrıca, bu projede Türkiye?de ve Dünyada daha önce sadece bir kez denenen H. marginatum türünün eriskin formları da bu çalısma ile beslenmistir. Çalısmalar neticesinde, H. marginatum türü disi kenelerinin silikon membranlı yapay besleme ünitesindeki tutunma ve doyma oranı % 66.6 (8/12), yumurtlama oranı ve larva çıkıs oranı ise sırasıyla % 62.5 (5/8) ve % 20 (1/5) olmustur. H. excavatum türü disi kenelerinin tutunma ve doyma oranı ise % 58.3 (7/12), yumurtlama oranı ve larva çıkıs oranı sırasıyla % 71.4 (5/7) ve % 20 (1/5) olmustur. H. marginatum ve H. excavatum'un larva evreleri sırasıyla 30 ve 40.3 günde yumurtadan çıkmıstır. Erisikin H. marginatum disilerinin beslenme süreleri ortalama 20.5 gün olurken, H. excavatum disilerinin 23 gün olarak tespit edilmistir. Diger taraftan, Hyalomma excavatum ve H. marginatum türlerinin ara formları (larva ve nimf) tekrarlanan denemelere ragmen in vitro ortamda beslenememistir.
Sanayi devrimi ile birlikte, atmosferdeki sera gazı salınımındaki hızlı artıs, dünya yüzey sıcaklıgının günümüz itibariyle artan bir trend göstermesine sebep olmustur. Dünyadaki ortalama sıcaklık artısı günümüzde 2ºC?ye yaklasmıs ve bu artıs hala devam etmektedir. Birincil üreticilerin atmosferden karbondioksit tutması ve biyokütle olusturma süreçleri, çogunlukla bitkilerin fenolojik evrelerine baglıdır ve bu evreler birçok bitki türünde direkt olarak iklimsel parametrelerden etkilenmektedir. Bitkilerin büyüme sezonunun baslaması ve bitisi, ürün verme periyodu, ekim süresi, bas kısmın olusması vb. çogunlukla karasal biyosferdeki arazi yüzey sıcaklıgı, yagıs miktarı, ısıklanma periyodu uzunlugu gibi iklimsel parametrelerden etkilenmektedir. Iklimsel degisiklige baglı olarak, fenolojik evrelerdeki degisiklikler bitkilerin atmosferik karbonu baglama miktarını ve baglama süresinin uzunlugunu degistirerek, bitkilerin verimliligini ve verim kalitesini önemli ölçüde etkilemektedir. Bu proje kapsamında, ana hedeflerden birisi Avrupa?nın tamamını kapsayan ayrıca Rusya ve Türkiye?nin de içinde bulundugu bir çalısma sahasında yüksek çözünürlüklü iklim verilerinin Community Land Model (Kommunal Ekosistem Modeli (CLM))?ine entegre edilerek, iklim degisikliginin bitkilerdeki öncelikle fenolojik evreler üzerinde etkileri ve bu etkilerin bitkilerin karbon tutma kapasitesinin yanında verimliliklerine olan tesirleri arastırılacaktır. Bunun yanında Dünya Iklim Arastırma Programı (World Climate Research Program (WCRP)) tarafından belirlenen iklim indisleri kullanılarak, çalısılacak alandaki özellikle yaprak döken agaçların olusturdukları vejetasyonlar ve tahıl grubunu olusturan (Bugday, Arpa ve Mısır) bitkilerin fenolojik evrelerini etkileyen biyo-iklimsel faktörler tespit edilecektir. Iklim degisikligine baglı olarak tahıl grubu bitkilerinin fenolojik evrelerinde meydana gelen degisiklikler tahıl bitkilerinin hasat zamanını, hasat kalitesini ve hasat miktarını etkilemektedir. Meydana gelen bu etkilerin ortaya konulması proje kapsamındaki hedeflerimiz arasındadır. Tahıl mahsulleri dünya genelinde en yaygın olarak kullanılan gıda maddelerinin basında gelmektedir. Bu çalısmada ek olarak tahıl bitkilerinin ekim süreleri, produktif dönem uzunlugu, büyüme sezonlarının baslangıç ve bitis zamanları ile iklim degisikligi ve iklimdeki ekstrem durumların fenolojik evreler üzerindeki baskısı gerek modelleme gerekse saha çalısmalarında incelenecektir. Her iki bitki çesidinin (yaprak döken agaçlar ve tahıl) fenolojik evrelerinin belirlenmesinden sonra, bu evrelerin biyoiklim dönemlerini tanımlayacak algoritmalar (fonksiyonlar) gelistirilecektir. Belirlenen biyoiklim algoritmaları ile CLM modelindeki fenolojik evrelere baglı prosesler (fotosentez, karbon depolama, karbon paylasımı, ürün kalitesi ve miktarı vd.) yeni gelistirilecek biyoiklim formülizasyonları sayesinde, iklim degisikliginin etkileri göz önünde bulundurularak hesaplanmaları saglanacaktır. Genel olarak hipotezimiz degisen iklim kosulları kırılgan (bozulmaya elverisli) bölgelerde yetisen tahıl mahsullerinin ekim süresinin, büyüme sezonunun baslama ve bitis zamanını etkileyecek ayrıca bas kısımlarının olusma periyodunun dengesinin bozulmasına sebep olacaktır. Bunun sonucunda tahıl ürünlerinin kalitesi ve verimliligi direk olarak etkilenecektir. Özellikle yaprak döken vejetasyonlara sahip alanlarda iklim degisikligine baglı olarak bitkilerin büyüme zamanlarındaki degisimler atmosferden karbondioksit alımı süresinin uzunlugunu ve miktarını degistirecektir.
Domatesin en önemli zararlılarından birisi olan domates güvesi Tuta absolutanın kontrolünde kimyasal mücadele ön plana çıkmıs olmasına ragmen insektisit direnci insektisitlerin etkinliklerini tehlikeye atmaktadır. Ancak ülkemizde T. absolutada mevcut yeni nesil insektisitlere direnç durumunu gösteren, insektisit direncinin moleküler temeli ortaya koyan ve insektisit karısımlarının direnç yönetim stratejilerinde kullanılmasına dair çok fazla çalısma bulunmamaktadır. Antalya?dan toplanan 5 farklı popülasyonda sırasıyla spinosad, chlorantraniliprole ve indoxacarb etken maddelerinde ayırt edici dozlarında (LC99) etkinlik kaybı gözlenmistir. Biyoassay sonuçları spinosada karsı hassas popülasyon TA1 kıyasla 6-17 kat arasında direnç belirlenmistir. Serik popülasyonunun (spinosada en dirençli popülasyon) moleküler mekanizmasının ortaya koyulması için RNA dizilemesi (RNA-seq) kullanarak karsılastırmalı transkriptom analizi yapılmıstır. Benzer genetik arkaplana sahip hassas popülasyon olmaması nedeniyle Serik popülasyonuna ayırt edici dozda uygulama yapılarak hayatta kalan bireyler ile kontrol grubunun transkriptomu karsılastırılmıstır. Sonuçlar 162,626 adet transkriptten 1,489 bç N50 degerine sahip 57,043 adet unigen elde edildigi göstermistir. Spinosad uygulamasından 72 saat sonrasında 1,155 adet unigenin ifadesi degisirken bunlardan 299 adet unigenin ifadesi artmıs 856 adet unigenin ise ifadesi azalmıstır. Bu genler toplamda zengilestirilmis 20 adet GO terimi ve 39 adet KEGG yolagında yer almıstır. Ek olarak, ifadesi degisen unigenler içerisinde bilinen detoksifikasyon genleri, kütiküla ve proteaz genleri gibi insektisit direnci ile iliskilendirilmis çok sayıda gen yer almaktadır. Ancak spinosada maruz kalan grupta hedef bölge direnci ile iliskilendirilmis herhangi bir genetik degisiklik tespit edilememistir. RNA-seq sonuçları rastgele seçilmis 4 genin qPCR analizi ile valide edilmistir. Spinosadın abamectin ile LC50 degerlerinde yapılan ikili karısımı sonucunda sinerjistik etki gözlenmistir. Aksine spinosad ile cyantraniliproleün ikili karısımı ise antagostik etki ortaya çıkarmıstır. Bu çalısmada spinosad direnci ve insektisit karısımlarına dair toksikolojik veriler elde edilmistir. Ek olarak, elde edilen transkriptomik kaynak T. absolutadaki spinosad direncinde rol oynayan kompleks mekanizmasının arastırılması için önemli bir temel olusturmaktadır.
Diyetin insan saglıgını direkt etkiledigi yönündeki farkındalık tüketicilerin fonksiyonel gıdalara yönelme egilimini artırmıstır. Fermente süt ürünleri, probiyotiklerin ve prebiyotiklerin fizyolojik yararlarını içeren fonksiyonel gıdaların en önemli grubunu olusturmaktadır. Ayrıca fermente süt ürünleri vitaminler, biyoaktif peptitler, oligosakkaritler ve organik asitleri içine alan besleyici ve biyoterapötik bilesenleri içermektedir. Probiyotik bakterileri içeren yogurt ve kefir en önemli fermente süt ürünlerindendir ve dünyanın farklı ülkelerinde geleneksel ve endüstriyel yöntemlerle üretilmektedir. Yeni fonksiyonel özellikteki süt ürünlerinin gelistirilmesi günümüzde dünya gıda endüstrisinin önde gelen egilimlerden birisidir. Bitki bazlı süt alternatifleri ile birlikte süt ve bitki bazlı süt ikame karısımları son birkaç yılda popülerite kazanmıstır. Halihazırda piyasada bulunan bitkisel sütlerin en dikkat çekenleri soya, badem, pirinç, yulaf ve Hindistan cevizinden üretilmektedir. Bu bitkisel sütler, karbonhidrat, protein, yag, vitamin, mineral madde, fenolik bilesen ve probiyotiklerin canlılıgı üzerine sinerjik etkiye sahip olan prebiyotik özellikli diyet liflerini içermektedir. Kestane meyvesi, Türkiye'nin en önemli tarımsal ürünüdür. Kestane meyvesi daha az taze meyve olarak tüketilirken büyük oranda sekerleme, reçel, dondurulmus ve kurutulmus olarak kullanılmaktadır. Meyve nisasta, protein, yag vitaminler (E, C, B1, B2, B3, B5, B6, B9), mineraller (Ca, P, K, Mg), çoklu doymamıs yag asitleri (PUFA), fenolik bilesikler (gallik asit ve elajik asit), diyet lifi ve gama-aminobutirik asit içermektedir. Kestane meyveleri gluten içermediginden, çölyak hastalıgı olan bireyler için potansiyel bir kullanım alanına da sahiptir. Bu çalısmada i) kestane sütünün üretimi ve optimizasyonu, ii) üretilen sütlerin bilesiminin belirlenmesi, iii) kestane sütü ve rekonstitüe sütün birlikte kullanılması ile probiyotik yogurt, kefir danesi ve ticari starter kültür kullanarak kefirin üretilmesi, iv) kestane sütü ile üretilen probiyotik yogurt ve kefirin mikrobiyolojik, fizikokimyasal, tekstürel özellikleri ve besinsel içeriginin saptanması, v) üretilen probiyotik yogurt ve kefirin tüketici açısından duyusal kabul edilebilirliginin belirlemesi amaçlanmıstır. Elde edilen sonuçlara göre kestane sütünün fonksiyonel bilesim ve teknolojik anlamda probiyotik yogurt ve kefirin özelliklerini gelistirdigi belirlenmistir. Yaygın olarak tüketilen fonksiyonel süt ürünlerinin kestane sütü ile zenginlestirmesi ile tüketici açısından tercih ve kabul edebilirligi yüksek ve saglık açısından yararlı ürünlerin üretiminin gerçeklestirilebilecegi düsünülmektedir.
Bu arastırma turistik destinasyonların güvenliginin saglanmasında Jandarmanın nasıl uzmanlasması gerektigini ortaya koymak amacıyla yapılmıstır. Arastırmanın amacını gerçeklestirmek için gelistirilen görüsme formu vasıtasıyla, 2020 yılı Ekim ayı ve 2021 yılı Subat ayı arasında Mugla, Antalya, Çanakkale, Mardin ve Sanlıurfa illerinde turizm ve güvenlik alanında uzman 135 katılımcının görüsü alınmıstır. Verilerin analizinde içerik analizi kullanılmıstır. Analiz sonucu elde edilen bulgular önceden belirlenen dokuz tema (güvenlik problemleri, genel güvenlik politikası, üniforma, teçhizat, farkındalık, görevler, nitelikler, egitim ve ihtisaslasma/branslasma) altında yorumlanmıstır. Arastırma sonuçlarına göre Jandarma turistik destinasyonlarda farklı bir konsept ile görünür olarak hizmet etmelidir. Arastırmanın sonuç bölümünde ise elde edilen bulgular ısıgında uygulayıcılara ve arastırmacılara çesitli öneriler sunulmustur.
Bu projenin hedefi, çok önemli bir sehir kurumu olan tekkelerin mekânsal ölçekteki rolünü yeni soru ve yöntemlerle ortaya koymak ve bu kurumların Osmanlı sehirlerine, sehir içi/ sehirlerarası aglar çerçevesinde yaptıgı katkıları anlamaktır. Tekkelerin hem diger tekkeler hem de Osmanlı sehirlerinde bulunan cami, mescit, medrese, han, hamam, çarsı ve mahalle gibi mekânsal organizasyonlar arasındaki konumunu ve iliski aglarını tespit etmektir. Amacı ise, böyle bir hedefin yapılabilir oldugunu görmek ve göstermek için 19. Yüzyıl Istanbul tekkelerine dair bir pilot çalısma gerçeklestirmektir. Bu proje bir ön çalısma olmustur; daha kapsamlı ve uzun dönemli olarak düsünülen bir projenin pilot çalısması olarak düsünülmüstür. Bu hedef çerçevesinde elinizdeki bu pilot çalısmanın kapsamı 1850-1880 yılları arası Istanbul tekkeleri olacaktır. Böylece 1866 yılında kurulmus olan Meclis-i Mesâyih?in hem karar ve uygulamaları çalısmanın degerlendirme kapsamına alınabilecek hem de bu kurumun bize bıraktıgı kaynaklar çalısmanın daha fazla detaya inme ve yapılabilirlik düzeyini artıracaktır. Proje bahsi geçen 30 yıllık dönemde Istanbul?da özellikle bugünkü Suriçi bölgesinde bulunan tekkelerin envanteri, mekânsal konumları, sehirdeki dagılımları, çesitli kurumlarla ibadethane, medrese, sehir kurumları, devlet müesseseleri ve diger tekkelerle olan iliski aglarını arsiv kaynakları ile cografi bilgi sistemleri uygulamalarını kullanarak ve sosyal-mekansal bir yaklasımla ilk kez ortaya çıkaracaktır. Böylece proje, bundan önce yapılmıs olan çalısmaları sehir arastırmaları açısından zenginlestirecek, bundan sonra yapılacak tekke ve sehir arastırmalarına da yeni bir bakıs açısı ve arastırma gündemi kazandıracaktır.
Eczacılık Egitiminde Sanal Gerçeklik (ESGE) projesinin temel amacı; Klinik Eczacılık dersi uygulamalarına yönelik gelistirilecek bir sanal gerçeklik ortamının özelliklerinin ögretim teknolojileri bakıs açısıyla incelenmesidir. Bu amaç dogrultusunda tasarım tabanlı bir arastırma yürütülmüstür. Eczacılık Fakültesi ögrencileri ve ögretim elemanları ile Egitim Fakültesi Bilgisayar ve Ögretim Teknolojileri Bölümü ögretim elemanlarının katılımcı olarak yer aldıgı çalısmadaki veri kaynakları gözlemler, görüsmeler, dokümanlar ve arastırmacı günlükleridir. Sözü edilen araçlarla ESGE ortamını olusturan senaryo olusturma arayüzü, sanal ortam ve senaryo bilesenlerine yönelik veriler iyilestirme döngüleri boyunca toplanmıs ve analiz edilmistir. Süreç sonunda üç bilesenin tasarımında önemli olan ögelerin yer aldıgı temalar ortaya konmustur. Elde edilen tüm bulgular ısıgında ESGE ortamına yönelik ögretimsel tasarım ilkeleri belirlenmistir. Sözü edilen tasarım ilkeleri, benzer ortamların gelistirilmesinde rehber olarak kullanılabilecek niteliktedir. Son olarak elde edilen bulgular alanyazın temelinde tartısılmıs, arastırma ve uygulamaya yönelik önerilerde bulunulmustur. Arastırmanın alanyazın ve uygulamaya eczacılık egitiminde sanal ortamların kullanımı baglamında katkı getirecegi düsünülmektedir.
Islam mimarisi günümüzün modüler tasarım süreçleri ve yapım tekniklerini aydınlatacak çok çesitli geometrik desenler ve süslemeler sunmaktadır. Bu unsurlardan biri, kubbelerde, tonozlarda, yapı girislerindeki yarım kubbelerde, medrese ve camilerin mihraplarında yaygın olarak bulunan ve modüler üretim ve dekorasyonun zengin çözümlerini sunan mukarnastır. Mevcut arastırmalar, mukarnas tasarımını, sabit bilesenlerin kombinasyonlarını içeren etaplı bir modelleme problemi olarak ele almaktadır. Bu yönteme kıyasla gelistirilen arastırma projesi, tek merkeze dayalı mukarnas kubbe yapıların kendini tekrarlayan geometrik katmanlardan olusan bir hesaplama süreci (fraktal) olarak ele almaktadır. Bu hipotezle mukarnaslar bir parçalanma ve kendini türetme problemi olarak düsünülerek geometrik çözümleme saglayan bir hesaplama altyapısıyla arastırılmıstır. Projenin özgünlügü, mukarnas yapılarının tasarımını ve modellemesini kolaylastıran hesaplamalı modelleme araçları üretmek ve bu araçların farklı tasarım problemlerinde kullanılmasını saglamaktır. Tarihsel mimari eserlere yönelik dijital bakıs açısıyla hazırlanan bu arastırma, ülkemizdeki kültürel mirasın analizinde teknolojik araçlar kullanılarak kapsamlı bir çözümleme getirebilmeyi, var olan yapı envanterini birbiriyle yeniden iliskilendirebilecek özgün bir yaklasım sunmayı ve geleneksel yapı elemanlarından olan mukarnasların çagdas kullanımını canlandırabilecek geometrik kuralları ve tasarım araçlarını gelistirmeyi amaçlamaktadır. Proje kapsamında mukarnaslarda bulunan matematiksel ve hesaplamaya dayalı tasarım kuralları kural bazlı çözümleme ve hesaplamalı modelleme yöntemleriyle ele alınmıs ve çözümlenmistir. Bunun yanı sıra fotogrametri, hesaplamalı analiz, parametrik modelleme ve algoritma gelistirilmesi alanlarını birbirine baglayabilecek özgün bir yöntem gelistirilmis ve bu yöntem sayesinde Kayseri ve Sivas?ta bulunan birçok mukarnas yapısı analiz edilmistir. Ortaya çıkan süreçte Anadolu Selçuklu mimarisi?ndeki mukarnasların üretim dilini tarifleyen ortak bir geometrik dil oldugu saptanmıs ve kültürel miras yapılarındaki hesaplama yöntemlerini birbiriyle iliskilendirebilecek bir mukarnas kodlama altyapısı tariflenmistir. Bu sayede yapıların restorasyon, görselleme, mimari çizim ve modellerinin üretilmesinin yanı sıra, tipolojik kıyaslanmasını mümkün kılabilecek özgün bir yaklasım gelistirilmistir.
Ekonomik aktivitenin organizasyonu, uzmanlasma ve sanayinin mekânsal dagılımı ve sanayi kümelesmesi konuları uzun iktisatçıların uzun zamandır ilgi duydugu konular arasında yer almaktadır. Bu alandaki ilk çalısmalar tarihsel olguların, baslangıç kosullarının ve cografi elverisliligin ekonomik aktivitenin genisleme biçimini sekillendirdigi teorisi üzerine yogunlasmıstır. Cografya teorileri adı verilen akım enlem, boylam, akarsulara, enerji kaynaklarına uzaklık gibi faktörlerin açıklayıcı rolüne odaklanırken daha sonraki literatür bu faktörlerin yanı sıra piyasalara ve ticaret rotalarına uzaklık ile talep kosullarının önemine de dikkat çekmektedir. Ancak ekonomik aktivitenin mekânsal dagılım konusunun esas ses getirmesi ilgi Paul Krugman?a Nobel Ekonomi Ödülünü kazandıran Yeni Cografya teorilerinin gelismesi neticesinde olmustur. Çalısmamız kapsamında il bazındaki imalat sanayi arsiv verileri ilk defa digitalize edilmis, temizlenmis ve zaman içinde tutarlı olacak sekilde 3 farklı veri seti olarak analize hazırlanmıstır. Daha sonra bu veriler kullanılarak 1927 ve 1980 arasında Türkiye?de sanayinin mekansal dagılımına ve yogunlasmaya dair analizler yürütülmüs ve yukarıda bahsedilen teorilerin açıklayıcı gücü test edilmistir. Çalısmamız en azından 1980 yılına kadar Türkiye?de cografi kosulların sanayi dagılımında piyasa güçlerinden daha kuvvetli bir etkisi oldugunu göstermektedir.
Bu projenin temel amacı, insan beyninin en temel çalısma prensiplerinden biri oldugu öne sürülen tahmine dayalı su?rec?lerin go?rsel algı üzerindeki etkisini davranıssal yöntemler, hesaplamalı modelleme ve islevsel Manyetik Rezonans Go?ru?ntu?leme (iMRG) metodu ile aras?tırmaktır. Bu proje kapsamında gerçeklestirilen çalısmalar, tahmin/beklenti süreçleri ile ilgili dört temel konunun arastırılmasını saglamıstır: 1) Tahmine dayalı su?rec?lerin (ön bilgilerin) go?rsel algı u?zerindeki etkisinin davranıs?sal düzeyde aras?tırılması, 2) Tahmine dayalı su?rec?lerin go?rsel algı u?zerindeki etkilerinin literatürdeki modellerle uyumlulugunun arastırılması, 3) Tahmine dayalı süreçlerde yer alan no?ral mekanizmaların arastırılması, 4) Tespit edilen no?ral bölgeler arasındaki bag?lantısallıg?ın (ileribildirim ve geribildirim bag?lantıları c?erc?evesinde) incelenmesi. Proje kapsamındaki davranıssal çalısmalar, ön bilgilerin erken görsel süreçleri hızlandırmadıgını, aksine dogru olmayan tahminlerin erken görsel süreçleri yavaslattıgını ortaya koymustur. Modelleme bulguları, davranıssal deneylerde gözlemlenen bu yavaslamanın, dogru olmayan tahmin kosullarında sistemde daha fazla islem yapılması gerektiginden kaynaklandıgını ortaya koymustur. iMRG çalısmaları ise, ön bilgilerin, beyinde görsel bilgiyi isleyen alanlar arasındaki nöral baglantıları ve isleyisi etkiledigini göstermistir. Sonuç olarak, bu projede elde edilen bulgular, ön bilgilerin yalnızca karar verme süreçleri gibi yüksek seviye mekanizmalarını etkilemedigini, aynı zamanda erken görsel süreçleri de etkileyebildigini ortaya koymustur.
Su içerisinde tabii olarak meydana gelen birçok biyolojik faaliyet ve kimyasal reaksiyonlarda oksijen kullanıldıgından, sudaki çözünmüs oksijen konsantrasyonunda azalma meydana gelmektedir. Çesitli nedenlerle azalan bu konsantrasyon degerinin optimum degere ulastırılabilmesi için fiziksel olarak oksijenin atmosferden alınarak suya kazandırılması gerekir ki bu olaya havalandırma denilmektedir. Oksijen transferinin hızlandırılması için, çok miktarda hava kabarcıgının su içerisine girmesi gerekmektedir. Bu hava kabarcıkları, kütle transferi için gerekli yüzey alanını arttırmaktadır. Hidrolik yapılar yardımı ile atmosferdeki hava, su içerisine aktarılmaktadır. Böylece yukarıda bahsedildigi gibi çok miktarda hava kabarcıgı su içerisine kazandırılarak suya hızlı bir sekilde oksijen kazanımı saglanmıs olur. Ayrıca hidrolik yapılarla yapılan havalandırmaların, klasik havalandırma yöntemlerine kıyasla daha az enerji kullanması ve oksijen transfer verimini daha fazla arttırması gibi nedenlerle daha ekonomik oldugu söylenebilir. Son yıllarda yapılan çalısmalar sonucunda, yüksek basınçlı borular içerisine degisik metotlarla atmosferden hava alınmak suretiyle iki fazlı akım sistemleri elde edildigi ve bu sistemler içerisine transfer edilen hava kabarcıklarının boyutları ne kadar küçük olursa oksijen transferi için gerekli olan yüzey alanın da o kadar arttıgı belirlenmistir. Yüzey alanının artmasından dolayı oksijen transferinin de arttıgı, ayrıca boru içerisindeki yüksek basınç etkisiyle oksijen transferinin de kolaylastıgı belirlenmistir. Buradan yola çıkarak, bu proje kapsamında su mühendisliginde havalandırma islemi konusunda mevcut havalandırma sistemlerine alternatif olabilecek yüksek basınçlı kapaklı konduitlerin farklı enkesit sekilleri, farklı boru daralmaları, farklı boy uzunlukları, farklı kapak tipleri ve farklı debi degerleri dikkate alınarak hava giris ve oksijen transfer verimleri incelenmistir. Elde edilen sonuçlardan enkesit seklinin yüksek basınçlı kapaklı konduitlerde hava giris ve oksijen transfer verimleri üzerinde önemli bir etkiye sahip oldugu görülmüstür.

/ 1038
3 / 1038